Amerika Kıtası’ndaki insan varlığının kökenlerine ve bu kökenlere dair mevcut farklı fikirlere şimdiye kadarki pek çok yazımda değinmiştik. Bu kapsamda öne çıkan konuların Çin’in kuzey kıyılarıyla Amerika arasında gözlemlenen genetik bağlantılar ve kıyılardan gerçekleşmiş olabilecek göçler ile Polinezyalıların denizaşırı yolculukları olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak bu konu, Amerika Kıtası’nda son yüzyıllarda bulunmuş olan ve ortaya çıkmaya hâlâ devam eden kemikler, silahlar, höyükler ve piramit tipi yapılar nedeniyle sürekli tartışılmasına ve hem akademik hem de alternatif mecralarda birçok yönden ele alınmasına karşın kesin bir kanıya ulaşılmamış durumda olmayı sürdürüyor. Megafaunakemiklerinde ve derilerinde beşerî olduğuna inanılan izlerin diğer tarihlemelere uymaması, buzul çağları ve doğa olaylarının yaşanabilir kılıp kılmadığı tartışılan coğrafyalar ve bu coğrafyaların insan hareketleri üzerindeki etkileri, bu kıtadaki yaşantıya ve dahası insanların bu kıtaya nasıl ve ne zaman gelmiş olduğu sorusuna ilişkin bilinmezlik ateşini körükleyen etmenlerdir. Lakin yeni bir araştırma, bu konuları aydınlatmayı hedefliyor.
Kansas Üniversitesi araştırmacılarının yakın zamanda yayınladığı araştırma Amerika’ya olan göçlerin zamanlamasını genetik, arkeolojik ve çevresel kanıtları birlikte değerlendirerek ele alıyor ve bu sayede birçok fikrin çakıştığı bu konudaki bazı opsiyonların aradan çıkarılabileceğine dair bulgular ortaya koyuyor.
Çalışmada taslak olarak kullanılan üç ana zaman aralığı:Son Buzul Maksimumundan yani 25 bin yıldan daha öncesi, günümüzden 20 bin ila 14 bin yıl öncesi ve yaklaşık olarakSon Buzul Maksimumu sonrası yani 14 bin yıldan daha yakın bir zaman olarak betimlenmiş.
Buzulların konumları, DNA örnekleri ve arkeolojik bulgular beraber incelendiğinde araştırmacılarca elde edilen sonuçlara göre 14 bin yıl önceden daha geç bir “ilk” göç olayı, kıtada bulunan kalıntılar nedeniyle pek de mümkün değil. Aynı şekilde, 25 bin yıl öncesi bir göçe dair fikirler de çalışmada bir bakıma çürütülüyor, ancak burada çok dikkat edilmesi gereken bir nokta mevcut: Çokça arkeolojik bulgu Amerika Kıtası’nda 25 bin yıldan daha eski tarihlere işaret ediyor olsa da bugün elimizde bulunan genetik referanslara göre bu tarihten önce yaşamış hiçbir insanın bugüne ulaşmış genetik izleri yok. Tabii ki bu durum, elimizde yeterli bulgu olmamasıyla açıklanabilir kabul edilse bile bazı soru işaretleri uyandırır nitelikte. Bu sonuçlara göre en olası göç aralığı 20 bin ila 14 bin yıl öncesi olarak belirttiğimiz zaman dilimine işaret ediyor.
Daha yakın tarihlerde gerçekleşmiş olaylara teknolojik gelişmeler ve teknik kapasite penceresinden baktığımızda ise halk efsaneleri, arkeolojik ve genetik bulgularla da desteklenen Polinezyalılar ile Amerika yerlileri arasında MS 1200 dolaylarında gerçekleşen temaslara ilişkin kanıtlar ve Vikinglerin günümüz Kanada’sında yer alan Newfoundland’deMS 1021’de bulunmuş olduğunu gösteren arkeolojik izler, basit sistemlerin verimli kullanımının zorlu koşullarda bile biz insanoğlunu çok uzak mesafelere taşıyabileceğini hatırlatıyor.Kristof Kolomb’un yolculuğunun en iyimser şekilde bir aydan uzun sürmüş oluşu ve endüstri devrimi sonrasında bile, günümüzden yaklaşık bir asır öncesine kadar Atlantik’i geçmenin büyük yolcu gemileriyle yaklaşık bir hafta sürmesi, daha kadim çağlardaki insan eforu hakkında bizlere bir fikir veriyor.
Dolayısıyla Amerika’nın insanlık tarihi, farklı zamanlarda gerçekleşen göçlerin, karşılaşmaların ve yerleşimlerin birlikte incelenmesini gerektirirken olanak, barınma ve merak faktörlerine bağlı ilginç bir serüveni gözler önüne seriyor. Zıt kutupların ana gayeye yardımcı olabilirliği ve bir bütün oluşturma gücü bağlamında belki de farklı kültür ve bölgelerden öğreneceğimiz tarihi bilgiler, Amerika Kıtası’na ilk varanların kim olduğuyla ilgili sır perdesini aralamamıza yardımcı olacak beklenmedik ögeler sunabilir. Tüm bunların, son yıllarda gerçekleştirilen Lidar taramaları ve diğer pek çok keşfin ışığında en belirginleşen konsept ise, ilk ne zaman varılmış olduğundan bağımsız olarak, Yeni Dünya’nın sanıldığından çok daha eski ve kompleks kültürlere ev sahipliği yapmış olduğu ve tarihçesinin oldukça eski zamanlara uzandığıdır.