İnsanlığın su ve su yönetimiyle olan ilişkisi, coğrafya ve döneme bağlı olarak farklılıklar gösterse de birçok unsur yadsınamaz benzerlikler taşımaktadır ve büyük ekolojik değişimlerin yaşanmamış olduğu bölgelerde atalarımızın uygulamış olduğu yaklaşımlar hala verimli sonuçlar verebilmektedir.

Genellikle su yönetimi dendiğinde aklımıza tarım sonrası toplumların tarla ve benzeri alanları beslemek veya yağmur ya da doğal afet gibi etkilerden kaynaklanan su ile mücadele etmek için oluşturduğu beşerî kanallar gelir. Bunlar genellikle akarsu ve göllerden açılan ve istenen yöne doğru uzatılan kanallardır, ancak farklı yöntem ve kullanımlar da tabi ki mevcuttur. Popüler ve tarih sayfalarımıza yansımış örneklerden biri ise Nil Nehri ve Mısır ilişkisidir: nehrin taşma döngüleri, çevresinde yapılan kanallar ve bunun Antik Mısır’daki fiziki ve ruhani yaşam üzerindeki etkileri, günümüzde Nil üzerinde kurulu olan baraj ve modern Mısır’ın tarımsal faaliyetleri bütününde etkileyici bir tablo çizer.

Benzer biçimde suyu yalnızca bir engel olarak görmek yerine çevrenin bir parçası olarak yöneten büyük sistemlere farklı konumlarda da rastlanmaktadır. Kamboçya’nın devasa tapınağı Angkor Wat ve çevresinde bulunan, Khmerlerce yapıldığı tahmin edilen kanallar, setler ve “baray” adı verilen büyük rezervuarlar inanılmaz geniş bir su ağı oluştururken, Güney Amerika’da da Titicaca Gölü çevresindeki Tiwanaku toplumları tarafından kullanılan tarım alanlarındaki su kanalları ile çevre koşullarına uyum sağlandığını görmek mümkün.

Ancak, Kolombiya’nın Kuzey kesimlerinde, yani Karayip kıyılarında yer alan “La Mojana” bölgesi, geçmiş toplumların su ve tarımla kurduğu ilişkinin en dikkat çekici örneklerinden birini barındırıyor olabileceğini ve hatta bu örneklerde gözlemlenen yaklaşımların, günümüzde aynı bölgelerde yaşanan problemler üzerinde önemli etkileri olabileceğini betimleyen bir araştırma mevcut. Communications Sustainability dergisinde yayımlanan bu yeni araştırma, La Mojana’daki 500 bin hektarlık bir alana yayılmış olan kanallar, yükseltilmiş tarım alanları ve yerleşim platformlarının, uzun yıllardır Ankgor benzeri yerlerde olduğu gibi merkezi otoritenin eserleri olduğu fikrini yıkacak bulguları öne sürüyor.

Çalışma, Kolombiya’nın eski Zenú toplumlarıyla ilişkilendirilen yüzbinlerce hektarlık bir alanı ayrıntılı biçimde ele aldı: Araştırmacılar uydu görüntüleri, LiDAR verileri ve bazı diğer teknolojilerden yararlanarak 1601 yükseltilmiş tarım arazisi ile 63 yerleşim platformunu haritalandırdı. Ardından bu yapıların inşası için yer değiştirmesi gereken toprak miktarı ve olası iş gücü gereksinimleri hesaplandı. Bilinen yerleşim büyüklüğünden yola çıkarak bölgede yaklaşık 1600 kişinin yaşamış olabileceği, bunların yarısının çalışmaya katıldığı varsayıldığında ise yaklaşık 800 kişilik bir iş gücünün kayda alınan alanları oluşturmak için yeterli olabileceği belirtildi. Oluşturulan modele göre buradaki topluluk, yüzbinlerce hektarlık alan içinde seçilen ve incelenen 500 hektarlık sistemi bir kuru mevsim içerisinde yaklaşık üç ila altı haftada inşa edebilirdi.

Tabii ki, bu sonuç La Mojana’daki yaklaşık 500 bin hektarlık tüm tarih öncesi peyzajın 800 kişi tarafından birkaç haftada yapıldığı anlamına gelmiyor. Bölgedeki sistemin bin yılı aşkın bir süreçte geliştiği tahmin ediliyor ve tamamının aynı anda kullanıldığına dair bir kanıt bulunmuyor. Araştırmanın asıl önemi ise bu çok büyük ölçekli altyapının direk olarak merkezi devlet veya zorunlu iş gücü anlamına gelmediğini göstermesinde yatıyor.

Ayrıca bahsettiğimiz bu sistemler, suyu tamamen dışarıda tutmak ve bloke etmek yerine mevsimsel taşkınlardan yararlanmış olmaları açısından, günümüzde de sel ve kuraklık sorunları yaşayan La Mojana bölgesi yerel halkı tarafından hızlıca hayata geçirilebilir bir tekniği anımsatarak, geçmiş toplumları anlamanın yalnızca kitap sayfalarını şişiren arkeolojik verilerden ibaret olmadığını, bu konulardaki çalışmaların çevresel açıdan ve gündelik yaşamca da dikkate değer çözümleri kavramamızı sağlayabileceğini bir kez daha gösteriyor.