Geçmişimizi anlama ve dünyamızı daha iyi kavrama yolculuğu dahilinde pek çok farklı mecrada ve alanda süregelen çalışmalar, bizlere yeni bakış açıları ve bilgiler sağlarken aynı zamanda da belirli keşifler uğruna sarf edilen çabalar sonucunda ortaya çıkan değerli teknik gelişmeler ve meta analizler, insanlığa gelecekte daha kapsamlı çalışmalar yapabilme olanağı sunacak yordamlar armağan ediyor demek mümkün. Bu tip araştırmalara sıklıkla kaynak olan ve insan merakını hep cezbetmiş, doğanın farklı kümülasyon süreçlerinin görülebildiği alanlar olan mağaralar hem karada hem de su altında ilginç bulgular barındırabiliyor.

Mağaralarda bulunabilen bulgular arasında yer alan kemikler yalnızca hangi hayvanların geçmişte nerede yaşadığını değil, bazı durumlarda ölüm nedenlerini veya öldükten sonra başlarına neler geldiğini de anlatabilir. Güney Avustralya’daki mağara sistemlerinde gerçekleştirilen yeni bir araştırma, su altında ve kuru ortamda kalan kemiklerin birbirinden ayırt edilebilen izler taşıdığını göstererek geçmişte nesli tükenmiş megafaunaya ait fosil birikimlerinin nasıl oluştuğunu anlamaya yardımcı olabilecek etmenleri öne sürdü.

Griffith Üniversitesi öncülüğünde yürütülen ve yakın zamanda yayımlanarak momentum kazanan bu çalışmada, Green Waterhole ve Gouldens Sinkhole mağaralarından elde edilmiş olan toplam 231 kemik incelendi. Bu kemik örneklerinin çoğu sığır, koyun, domuz, kanguru, emu ve köpek ya da dingo gibi hayvanlara ait kalıntılardan oluşmakta ve araştırma, bir canlının ölümü ile fosilinin keşfedilişine kadar geçen süreçte kalıntılarının nasıl taşındığını, parçalandığını, gömüldüğünü ve değişime uğradığını inceleyen tafonomiyi merkez almakta.

Bir grup kemiğin yaşının radyokarbon tarihleme teknikleriyle belirlenmesinin ardından türleri direkt olarak dış görünüşünden anlaşılamayan bazı örnekler için ise kemikteki kolajen proteinlerini tanımlama üzerine kurulu ZooMS yönteminden yararlanılan çalışmada ayrıca yüzey lekeleri kimyasal cihazlarla, kemik içindeki mikroskobik bozulmalar da histoloji ve elektron mikroskobu kullanılarak incelendi.

Sonuçlara göre su altındaki kemiklerin genel olarak daha bütün halde korunmuş olduğu söylenebilir. Islak ortamdan çıkarılan örneklerin yüzde 68’den fazlası ait oldukları iskelet parçasının en az yüzde 80’ini korurken, kuru mağaradaki örneklerde bu oran yüzde 44 düzeyinde. Ancak araştırma, beklenebileceği üzere, suyun sadece koruyuculuk sağlamadığını, su altı kemik örneklerinde yüzey tabakalarının ayrılması, alg veya biyofilmlerle ilişkili siyah biyolojik lekelenmelerle karşılaşılması, korozyon ve kemiğin dış kenarlarından başlayan mikrobiyal tünellerin daha sık görülmesi gibi durumları kayda geçirerek belgeledi. Buna karşılık olarak kuru alanlardaki kemiklerde ise pullanma ve daha dağınık bakteriyel bozulmalar öne çıktı.

Bunların yanı sıra çalışma, karanlığın da önemli bir koruyucu olabileceğini gösterdi. Işık alan sığ kesimlerde algler ve fotosentez yapan mikroorganizmalar daha fazla iz bırakırken, Mağaranın en karanlık kesimlerinden alınan bazı kemikler şaşırtıcı derecede iyi halde kalmış bulunmakta. Yalnızca sualtı örneklerinde görülen ve yaklaşık beş milimetrelik dairesel formlardaki aşınmalar ise henüz açıklanamayan dikkat çekici bulgular arasında yer almakta.

Bu araştırmanın belki de en değerli yaklaşımı ve bilim dünyasına sunacağı analiz kapasitesi ise bugün su altında bulunan bir mağaranın geçmişte de mutlaka suyla dolu olmadığına işaret edebiliyor oluşu. Farklı dönemler boyunca deniz ve yeraltı suyu seviyeleri değiştiğinden ötürü mağaralar zaman zaman kuruyup yeniden su altında kalmış olabilmekteler. Kemiklerdeki ıslak ve kuru ortam izlerinin ayırt edilmesi, hayvanların mağaraya canlı olarak mı girdiğini, içine düşerek mi öldüğünü, yoksa kalıntılarının sonradan suyla mı taşındığını değerlendirmeyi kolaylaştırabilir ve bu durumları anlamak bizler için önemli sayfalar açabilir. Ama her koşulda, araştırmanın başlıca yeniliği, değişen su seviyelerinin kemiklerde bırakabileceği izleri karşılaştırmaya yarayan ilk kapsamlı referans veri setlerinden birini sunuyor olması.

Tabii ki, araştırma henüz bütün mağaralar için geçerli ve kesin bir formül sunmuyor, ancak kemiklerin yalnızca tür ve yaş bakımından değil, geçirdikleri çevresel süreçler açısından da kapsamlıca incelenişi, eski iklimleri, değişen su seviyelerini ve fosil yataklarının oluşumunu anlamak için yeni ve efektif bir yöntemi sahneye çıkarıyor. Bu araştırmada incelenen kemikler daha yakın dönemlerde yaşamış canlılara ait olsa da elde edilen verilerin başka veri gruplarıyla birlikte kullanımı ile megafaunaya dair daha çok şey öğrenilebileceği umuluyor.