Gezegenimizin geçmişine ilişkin 2022 yılına ait bir yazımda, bugüne dek genel olarak kabul gören beş büyük kitlesel yok oluşun olası jeolojik tetikleyicilerini ele alarak kıtasal ölçekteki volkanik faaliyetler ile asteroit çarpmalarının bu felaketlerdeki yerini karşılaştırmıştık. Dinozorların sonunu getiren ve yaklaşık 66 milyon yıl önceye tarihlenen Kretase-Paleojen yok oluşunda Meksika’nın Yutacan Yarımadası bölgesinde yaşanan Chicxulub asteroit çarpması başlıca neden kabul edilirken, daha eski büyük yok oluşların birçoğunda kapsamlı volkanizma ile örtüşen bir zaman çizelgesi gözlendiğinden bahsettiğimiz bu geçmiş yazıyı bazı yönlerden zenginleştirecek ve bizlere ilginç perspektifler sunabilecek güncel araştırmalar artık mevcut.
Daha önce farklı açılardan ele almış olduğumuz kitlesel yok oluş olaylarından hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz, tarih olarak bizlere en yakın olan ve popüler kültürde de tanınan olay Kretase-Paleojen yok oluşudur diyebiliriz. İncelenme ve hakkında bilgi sahip olunuşu bakımından, belki de en kapsamlı araştırmalarca incelendiği söylenebilecek olan Permiyen-Triyas yok oluşunu ise ikinci sıraya koyabiliriz.
Nitekim yeni yayımlanan bir araştırma konunun odağını “Felaketi ne başlattı?” sorusundan ziyade “Felaket esnasında sırasında hangi canlılar hayatta kaldı ve neden?” sorusuna taşıyor.
PNAS’ta yayımlanan bu çalışma, yaklaşık 252 milyon yıl önce gerçekleşen Permiyen-Triyas kitlesel yok oluşuna, diğer adıyla Büyük Ölüm’e odaklandı. O Dönemde, tahminen günümüz Sibirya’sı civarındaki, dev volkanik patlamaların atmosfere yoğun miktarda sera gazı saldığı ve sonuç olarak bunun da gezegeni ve okyanusları ısıttığı düşünülmekte. Suyun ısınması, içindeki çözünmüş oksijen miktarının azalmasına neden oluyor ve bu durum da kritik koşullara sebep olabiliyor. “Hipoksi” adı verilen bu durumun, bu bağlamda, canlıların kullanabileceği oksijenin yetersizleştiği anlamına geliyor demek mümkün. Üstelik sıcaklık yükseldikçe metabolizma, yani yaşamı sürdürmek için gerçekleşen enerji üretim süreçleri bütünü hızlanıyor ve bu da canlıların oksijen ihtiyacını arttırıyor.
Araştırmacılar, farklı deniz canlılarının çeşitli sıcaklıklarda ne kadar oksijen tükettiğini ölçen bazı solunum deneylerini fosil kayıtlarındaki yok oluş oranları ve iklim modelleriyle birleştirerek daha önce girişilmemiş bir analiz gerçekleştirdiler. Bulgular, brakiyopodlar ve denizlaleleri gibi Paleozoyik denizlerin baskın canlılarının düşük oksijenli ortamlara dayanabilme kapasitelerine rağmen sıcaklığın yarattığı ek oksijen ihtiyacını karşılamakta zorlandığını gösterdi. Midye ve istiridye gibi çift kabuklular, salyangozlar, balıklar ve denizkestaneleri ise daha gelişmiş kas, solungaç ve dolaşım yapıları sayesinde değişen koşullara nispeten iyi karşılık verebildi.
Bu sonuç, “taksonomik seçicilik” olarak adlandırılan olguyu da açıklıyor: Bir çevresel kriz bütün canlıları eşit biçimde etkilemiyor, bazı gruplar sahip oldukları fizyolojik, yani bedensel işleyişe ilişkin, özellikleri nedeniyle diğerlerinden daha ağır biçimde elenebiliyor. Yani bu çalışmaya göre Büyük Ölüm yalnızca mevcut türlerin çoğunu ortadan kaldırmadı, aynı zamanda denizlerdeki hâkimiyetin brakiyopodlardan bugün kıyılarda kabuklarına sıkça rastladığımız yumuşakçalara geçmesine de zemin hazırlamış oldu.
Bahsettiğimiz yok oluş olayına ortam hazırlayan koşulların bugün içinde bulunduğumuz ısınma dönemi ve beşerî etkenlerin bu ısınma dönemi üzerindeki etkilerinin sonuçlarına oldukça benzer olduğunun altını çizen araştırmacılar, bir insan ömründen kat ve kat daha uzun yıllar sürecindeki olayların izlerinin bizlerce gözlemlenebiliyor oluşu ve kolektif etkimizin devasa ölçekteki yankıları hakkında çarpıcı bir bakış açısını gözler önüne sermiş oluyorlar. Küresel veya küçük çapta olsun, etki-tepki prensipleri ve uyum sağlama konseptlerini sezebildiğimiz bu konuların anlaşılmasının dünyamız ve kendimiz hakkındaki anlayışımızı kuvvetlendireceğini umabiliriz.