Dünyada da bizde de örnekleri çok.
Askerler politikaya atıldıklarında; meydanlarda üniformalı günlerin performansını sunamıyor.
Genellikle siyasete, asker disiplinini getirmeye çalışıyorlar.
Churchill, farklı bir örnek ama İngiliz halkının her seferinde kendisine fırsat sunduğu da bir lider. Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale’deki başarısızlık dışında ‘çekirdekten’ yetişme bir asker oluşu Churchill’i barış yıllarında Başbakanlığa çıkaracaktır ama aynı Churchill, “Savaş politikaları” güderek zamanla siyasi prestijini de bitirecektir.
Eisenhower, İkinci Dünya Savaşı’nın parlak komutanlarından birisiydi ama İki Kutuplu Dünya’nın Amerika’sında kendisine şaşı bakan ülkelere ambargo uygulamasını da o başlatmıştı. Keza ülkede zenci düşmanlığının önünü açan lider de oydu.
Bizdeki en belirgin örnek, İsmet İnönü’dür. Sakarya ve İnönü Savaşları’nın bu ünlü komutanı, ne yazık ki Atatürk’ün kurduğu partiyi iktidara getirecek politikalar uygulamaktan çok aşırı sağ ve aşırı sola savaş açmış, ‘Tek adam’ modeli oluşturmuş ve cephelerdeki başarısını seçim meydanlarına ‘yeterince’ taşıyamamıştır.
Türkiye’de demokrasi arayışlarında onun bu tavrı ve üslubu çok etkendir.
Aynı dönemde politikaya atılan ve Atatürk’ün isteğiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Ali Fuat Cebesoy da, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Ali Fethi Okyar da kısa süren politika yaşamlarında millete asker kimliklerini aratmışlardır.
Mareşal Fevzi Çakmak, siyasete giren değil adeta itilen bir isimdi. O da Kurtuluş Savaşı’nın ender kahramanlarından birisi olarak 1946’da onurlandırılmak amacıyla kontenjandan Demokrat Parti İstanbul milletvekili seçildi. İsmet İnönü’nün “Devr-i sabık yaratmayacağız’ sözü üzerine 19 Temmuz 1948’de Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi’ni kurdu. Ancak politika yapmaya fırsat bulamadı. Ömrü buna vefa etmedi ve 1950 yılında vefat eti. Orgeneral Ragıp Gümüşpala, 1961 yılında Adalet Partisi’ni kurduğunda ülkede askeri vesayet hakim durumda idi ve Paşa, ılımlı yapısı nedeniyle bir huzursuzluk çıkmasına izin vermeden çalışmalarını yürüttü. Serbest bir tanıtım ve propaganda yapamıyor olması nedeniyle popüler bir siyasetçi olamadı ama 1961 seçimlerinde Adalet Partisi Yüzde 43.8 oy almayı başardı. CHP ise yüzde 36.7 oya kavuşmuştu. Gümüşpla’nın Genel Başkan yardımcısı Süleyman Demirel’in 1964 yılındaki kongrede genel başkanlığa seçilmesiyle Gümüşpala da politikadan çekilecek ve saygın bir yaşam sürdürecekti.
Kurmay Albay Alpaslan Türkeş’in; 27 Mayıs’ın mimarları arasında yer aldığı biliniyor. Hemen sonraki yıllarda Türkeş, Milli Birlik Komitesi içinde 13 arkadaşı ile isyan bayrağını açmış, demokratik düzene geçilmemesini savunmuştu. Bu yüzden Yeni Delhi’ye sürgüne gönderilen Türkeş’in sonraki dönemde MHP Lideri olarak emanet aldığı partiyi uca taşıması ve gerilen ortamda uçta olmanın gereğini savunması, onu ‘Sıkı bir milliyetçi’ kılmıştır. Aynı Türkeş’in, 1940’lı yılların sonlarında ‘isyankar politikası’ da unutulmamalıdır.
12 Eylül’den sonra kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi, emekli askerlerden ve TRT’nin emekli edilmiş kadrolarından oluşuyordu. Genel Başkanlığa da Ogeneral Turgut Sunalp getirilmişti. Sunalp, dönemin lideri Kenan Evren’in dümen suyundan gidiyor, suya sabuna karışmıyordu. Daha doğrusu politika nasıl yapılır, bilmiyordu. Bu yüzden onun da siyasi tarihimize geçecek bir bilgi ve belgesi olmadı.
Yeminli alternatif tıp
Sosyal medyada acayip tipler türedi.
Hekim değiller. Kimi kimyager, kimi kendinden menkul doğa bilimcisi.
Tıp dünyasının yüzlerce yıl yırtınıp da bulamadığı damar tıkanmasına çareyi onlar buluyor. Prostat sorununu sıfırlıyorlar. Bunamayı önlüyorlar, mide yanmasını bitiriyorlar, ölene kadar ‘performans’ vadediyorlar, romatizmaya veda diyorlar, fıtığı bile ilaçla tedavi ediyor, KOAH da neymiş diyorlar, oturdukları yerde çuvalla para kazanıyorlar.
Sosyal medyada biri çıkıyor, öbürü iniyor.
“Allah şahidim olsun” diye başlıyor ürününü tanıtmaya. Bir başkası, “İyi gelmezse bu ülkeyi terk ederim” diyor. Bir başka ürün sahibi, popüler bir din adamını kullanarak ‘Vakıf ürünüdür, şifası kaçınılmazdır’ mesajı verdiriyor.
Bu tiplere siz de rastlıyorsunuz. Basur ilacı diye tanıttığı ürünü “Şerefsizim iyi gelecek” diyerek sunan bir adam var.
Bunlar, meydanı nasıl böyle boş buluyor. Modern tıbbın alternatifiymiş gibi nasıl böyle bol keseden atıp tutuyorlar?
Bunları denetleyen bir kurum yok mu?
Bu sözde ürünlerin güvenilirliği var mı?
Kullananların karşılaştığı sürprizlerle ilgili şikayetleri takip eden bir sistem çalışıyor mu?
Türkiye’de “İnternetten tedavi” diye bir moda türedi.
Almış başını gidiyor.