Eğitim, bir çocuğun, bir gencin yarınlara hazırlanırken kalitesini de belirleyen bir süreçtir.

İyi eğitim gören bir çocuk ve genç, ileride mutlaka iyi bir birey olur.

Nedir iyi eğitim?

İyi eğitim, dünyada kabul görmüş modellerin uygulandığı bir sistemin adıdır. Türkiye’de de aynı ilkeler korunarak sürdürülebilen bir sistem, bizi toplum olarak kaliteli ve güçlü kılar.

Ne yazık ki, bir süredir eğitimde tam anlamıyla bir deformasyon yaşıyoruz. Çocuklarımız ve gençlerimiz, sürekli değişen, sürekli belirli mihrakların dayattığı sistemlerin kıskacı altında. İlimle, bilimle donatılmaktan öte kafası karıştırılmış kuşaklar yetiştiriliyor. Bunun adına eğitim demek o kadar kolay olmamalı.

Neredeyse iki liseden biri İmam Hatip yetiştiriyor.

Bu ülkenin imam hatipten çok çağdaş ilime dayalı eğitim görmüş gençlere ihtiyacı var.

Eğitimde Finlandiya modelini yere göğe sığdıramıyoruz, ama uygulamaya gelince yan çiziyoruz.

Ders müfredatları, donanımlı bir kuşak yetiştirmekten çok; sadece ‘mezun edilmiş’ olmaya yönelik bir zihniyete sahip.

İlkokullar böyle, üniversiteler böyle.

Bir tek fen eğitimi veren okullarda farklı bir kalite görmek bizim için yeterli olmamalı.

Öncelikle iyi öğretmenler yetiştirmeliyiz. Onlara sahip çıkmalıyız ve öğretmenlerimizi de çağın gelişmesine uygun biçimde eğitip, donatmalıyız. Öğretmene, geçmişte olduğu gibi saygı duymalıyız. Onların çığ gibi büyüyen sorunlarını çözmeliyiz. Öğretmen-aile ilişkisini güçlendirmeliyiz. Eğitimi siyasetin değil devletin gücüne teslim etmeliyiz.

Finlandiya sistemini, eğitimimize enjekte edip güçlendirmeliyiz. Atatürkçü, yaratıcı, güven verici gençler yetiştirmeliyiz.

Yoğun eleştiriler alan ve eğitimin dizginlerini elinde tutanlardan kurtulmalıyız. Çağdaş Türkiye’nin aynası bir eğitim sistemini yaratmalıyız.

Türkiye’de Eğitim Bakanı olmak, bunu başarmakla hak edilmelidir.

Belediye memurlarına ek ödeme

Bazı belediyelerde memur personele, devletin ödediği maaştan ayrı olarak ‘iyileştirme ‘ adı altında ek bir ödeme yapılıyor.

Belediyelerdeki memurların çalışma temposu, diğer kamu kurumlarından biraz farklı. Daha yoğunlar ve mesaiye de kalabiliyorlar.

Bu ‘iyileştirme’, haklı olarak memurlara bir moral vesilesi oluyor. Ancak bu farkı öylesine benimsiyorlar ki ödeme aksadığında eylem yapıyorlar.

Memurların sendikaları var. Onlar, gerçi işçiler gibi daha büyük imkanlara sahip değiller ama eylem yapmaktan çekinmiyorlar.

Örneklerini görüyoruz.

Bu eylemlerin ‘yasal’ olup olmadığı tartışılıyor. Çünkü aldıkları fark, bir ‘hak’ adına değil, aksine ‘iyileştirme’ adını taşıyor. Tamamen o belediyeyi bağlayan bir konu. Yasal dayanağı yok. Bir meclis kararı var ve geriye dönüşü de imkansız.

Bu tablo, asla adaletli değil. Çünkü ‘iyileştirme’ adı altında fark ödemeyen belediyeler var. Oradaki memurlar, devletin verdiği maaşı alarak onunla geçiniyorlar.

Adaletli olmayan bu tablo, belediyelerin nasıl ‘kafasına göre’ yönetildiğini ortaya koyuyor. Baş ağrıtıyor, kamuoyunda büyük tepki topluyor, huzursuzluğa yol açıyor.

Geriye dönüşü olmaması da önemli. Yani çözümü yok.

Nüfusumuz artsın mı artmasın mı?

Nüfusumuz 86 milyonu geçiyor. Son bir-iki yıldır da artmıyor. Ekonomik ve sosyal sebepler, aksine nüfusumuzu az da olsa düşüşe yönlendirmiş durumda. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu tabloya karşı. O, her evlilikten üç çocuğun olmasından yana.

Oysa kaynaklarımız yeterli değil. Özellikle tarımsal kaynaklarımız artacağına azalıyor. 86 milyonu doyuracak imkanlar yok. Dünyada kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydik, şimdi dışa bağımlı hale geldik.

Başta Çin ve Hindistan olmak üzere nüfusu yüksek ülkeler, artık azalmaya yönelik politikalar uyguluyor.

Konu, tartışılmaya değer. Vehbi Koç, 1970’li yıllarda nüfus artışına karşı bir propaganda başlatmış, hatta Türkan Şoray’a bile bu projesinde yer vermişti.

Gençler artık evlenmiyor, evlense de çocuk yapmıyor.

Bu gerçeği örtecek hiçbir diretme sonuca ulaşamaz.