Dünya’da bir başka ülke yoktur ki, kurtarıcısını korumak için yasa çıkarma gereği duysun.
Bu, bizim büyük ayıbımızdır.
Bu ayıp, 25 Temmuz 1951 yılında Adnan Menderes Başbakanlığındaki Demokrat Parti’nin çıkardığı Atatürk’ü Koruma Kanunu ile yasal bir çerçeveye alındı. Tek parti döneminin son yıllarında ortaya çıkan Kemal Pilavoğlu liderliğindeki Ticani Tarikatı, organize olarak Atatürk’ün büstlerine, heykellerine saldırıda bulunuyor, ülkede büyük huzursuzluk yaratıyordu. Bu tarikat üyelerinin 1950 seçimlerinden önce CHP’ye kayıtlarını yaptırarak propagandalar düzenlediği yolunda Zafer Gazetesi’nde haberler yayınlandı. Nitekim Can Ataklı da o kısa dönemde Cumhuriyet Halk Fırkası içinde kümelenen bu grupların partiyi irticaa sürükleyerek sözde oy toplama görevi üstlendikleri yolunda iddiada bulunmuştu.
Sonuçta iktidara gelen Demokrat Parti’nin 1950 ila 1951 yılları arasındaki bir yıllık zaman diliminde Atatürk heykellerine yönelik 16 olay belgelenmişti.
Konunun siyasi bir kimlik kazanması, gerçek Atatürkçüleri çok üzüyordu. Menderes, 25 Temmuz 1951’de çıkardığı kanunla Kemal Pilavoğlu ve müritlerinin de önünü kesti. Hepsi yargılandılar, ağır cezalara çarptırıldılar.
Kanun, Atatürk’ün büst, heykel ve mezarına saldırıyı önlemeyi öngörüyordu.
Bu güne gelindiğinde yasanın yetersizliği ortaya çıktı. Çünkü sosyal medya diye bir olgudan o yıllarda bahsetmek mümkün bile değildi. Bugün soysuzlar, sosyal medyadan emellerine ulaşıyor, çirkinliklerini sergiliyor ve kayboluyorlar. Çoğu, kanunun kapsamı dışında kaldıkları için takibata uğramıyor.
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal’in aziz ruhunu taciz etmeyi sürdürenler, bugün kendilerini ‘daha rahat’ hissedebilirler ama vicdanlardaki hukuk, onları asla affetmiyor, etmeyecek de.
Ah şu gurmelerin yeni bitmeleri
Gurmelik, eğitimsiz, kontrolsüz, denetimsiz bir meslek olup çıktı.
Kendinden menkul gurmeler, restoran, köfteci, çorbacı, tatlıcı demeden dolaşıp duruyor, göbeklerini şişirip sonra da ahkam kesiyorlar.
Yediklerinin içtiklerinin karşılığında para ödemiyor, aksine para talep ediyorlar. Buca’da mütevazı bir lokantası olan arkadaşımdan 45 bin lira istemiş birisi gelip.
Yaptıkları iş şu: Övüyorlar ve yeriyorlar.
Övüyorlar, karşı taraf kesenin ağzını açsın diye, yeriyorlar, ‘kariyer’ algısı yaratmak için.
Vedat Milor taktiği. Ama yüze göze bulaştırarak.
Vedat Milor, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en ünlü gurmelerinden birisi. Eşi yabancı ve bu konuda uzman olduğu için dünyanın dört bir yanından konferans davetleri alıyor. Hem de yüksek ücret ödenerek. Karı-koca, bu yüzden dünyanın bütün mutfaklarından tatma şansını yakalıyor. Tabii sonrasında hesabı ödeyerek. Bu, onun mesleki liyakatinin en önemli belgesi oluyor.
Diğerleri, önce parayı söylüyor, sonra sofraya oturuyor. Havalarından geçilmiyor. Hepsinin göbeği var. Hemen hepsi sakallı. Menemen yapmasını bilmezler ama 2 -3 bin liralık menüleri mideye indirmeyi çok iyi becerirler.
Oysa ‘gurmelik’ gereği gibi yapılsa önemli bir meslek. Bu arkadaşlar, eğitimden geçse ve yetkili kurumlardan da sertifika alıp sahneye çıksa; en az onlar kadar önemli bir sektörün de müfettişleri olacak ve Türk mutfağının korunması ve geliştirilmesine katkı sağlayacaklar.
Böyle bir tablo ne yazık ki ufukta görünmüyor.
Dikkat ettiniz mi?
Sınırlarımızdaki savaşta, hep aynı taraflar telaffuz ediliyor: Trump ve İran. Amerika Birleşik Devletleri değil, Trump. Çünkü Amerikan halkının yüzde 37’si böylesine saçma bir savaşa karşı. Yani Amerika ile İran değil, Trump’la İran savaşıyor. Dünyanın hiçbir yerinde halk savaş istemez. Çünkü çıkacak savaştan zarar görecek olan önce odur. Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” sözü; bugün bütün dünya insanlarının benimsediği bir ilkedir ve bunu önce Trump gibi ne yaptığını bilmeyenlerin anlaması gerekmektedir.