Adı ‘İşçi Bayramı’… İlk kez 1880’de kutlanmış. İkinci Enternasyonal’in bildirisi bu vesileyle dünyaya duyurulmuş.
Ivırmayalım, kıvırmayalım; 1 Mayıs, çokça sosyalizm, çokça komünizm içeren ve barındıran bir günün adıdır.
İşçi haklarının ayaklar altına alındığında İkinci Enternasyonal, 1 Mayıs’ı bayrak yaparak mücadele başlatmıştır.
Türkiye’de İşçi Bayramı’nın Cumhuriyet’ten daha eski bir geçmişi vardır. 1 Mayıs, ilk kez 1923 yılında İstanbul’da kutlanmış, o yıllarda Sovyetler’e yaklaşma politikası izleyen hükümetin de desteğini görmüştür. Unutmayalım; Atatürk, en yakın arkadaşlarına Komünist Parti’yi kurdurmuştur.
Kutlamalar, ta o yıldan itibaren, işçi haklarını duyurmak, haykırmak adına yapılmıştır.
Çok partili döneme geçildiğinde kutlamalarda biraz hırçınlığın, öfkenin, yakıp yıkmanın örnekleri yaşanmıştır ve bugün de istismara ve provokasyona açık böyle bir konuda bundan sonra da yaşanacaktır.
Hal böyle iken ve gerçek bu iken devletin güvenlik güçlerinin; gerçeği görmeden, bilmeden eylemcilere ‘düşman’ ve ‘hasım’ gözüyle bakması, insanları coplayıp yüzüne biber gazı sıkması, Atatürk’ün bile destek verdiği böyle bir kutlama ruhuna ters düşmektedir.
Öfke, üretilmez; aksine bir nedene dayalı olarak oluşur.
Öfkeli insana öfke ile karşılık vermek, dozu artırmaktan başka işe yaramaz.
Biz, bu konuda sınıfta kalmış bir milletiz. 1977 yılında meydanları kana bulayan bizleriz. Güvenlik güçlerinin şiddete varan davranışlarını yaşayan ülke biziz. Emekçinin; eğer hakkı yenmişse kükremeye hakkı vardır. Bu, beklenen bir şey iken tomsonlu, biber gazlı, çelik yelekli bir güvenlik kadrosunu karşıya dikmek, psikolojik başka alternatifler dururken elbette istenmeyen sonuçlar doğuracaktır.
1 Mayıs afişlerindeki malum tarzın karşısına devlet ‘Haydi el ele’ sloganıyla çıkmadıkça ve o kör olası cephe yok edilmedikçe 1 Mayıs kutlamalarının da bir anlamı kalmaz. Her kutlamadan sonra bir muhasebe yapılabilseydi ve yapılabilse, sorun daha kolay çözülür düşüncesindeyim.
Bu kitabı mutlaka okuyun
Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan’ı 1960’lı yılların ortalarında tanıma fırsatı bulmuştum. Oğlu Sacit Aslan’ın o yıllarda dünyada olup olmadığını bilmiyorum.
Sacit Aslan, babasının tüm becerilerini edinmiş bir prensti. Babası elden ayaktan kesildikten ve sonra da öldükten sonra krallığın başına o geçmişti.
Sacit Aslan’ın “Bir Masada İki Kral Olmaz” isimli kitabını nihayet bulup okuyabildim. O alemin pek de yabancısı olmadığım için kitap büyük ilgimi çekti. En çok da kumarhane ile ilgili olan kısmı.
Aslan Ailesi, Sacit Aslan’a kumarhanelerle ilgili konuda yetki vermiş. Hayatında okey bile oynamayan biri için zor bir sorumluluk. Ama iktidarda Özal var. İlk kumarhane izni veren Başbakan. Hatta açılışını da yapmış bir lider. Sacit Aslan, anılarında Özal’ın yakınlarının kumara olan düşkünlüğünü anlatıyor ve Büyük Milet Meclisi’nin, ‘Ancak ekonomik statüsü yüksek olanlar kumar oynayabilir’ hükmüne rağmen İETT şoförlerinin bile kumar makinalarının önünde sıra oluşturduklarını aktarıyor.
O yıllarda, yine genelgeye göre, kumar düşkünü bireylerin, yakın akrabalarından birinin başvurması halinde kumarhanelere sokulmayacağı uygulamasının da çiğnendiğini anlatan Sacit Aslan, sadece Hülya Avşar’ın; annesi için yaptığı başvurunun işleme alındığını aktarıyor.
Kitap, tam bir ibret belgeseli. Gazinocularla polis müdürlerinin ilişkileri, kumar makinalarındaki ‘ayarlamalar’ “Bir Masada İki Kral Olmaz” kitabında samimi bir dille anlatılıyor.
İlgi duyarsanız kaçırmayın, okuyun.
Sonunda bu da oldu
Fanatikleri, Erdoğan’ı Sultan Abdülhamid’e benzetiyor. Haşa, başka benzetmeleri ciddiye almıyorum.
Abdülhamid, 36 yıl sarayından çıkmadan ülkeyi ‘idare’ etti ama Avrupa kıtası kadar bir toprağı da Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopardı. Osmanlı İmparatorluğu’nu Osmanlı Devleti’ne döndüren sultan Abdülhamid’dir.
Lakabı ‘Kızıl Sultan’ idi. Muhalefete tahammülü olmayan, devlet memurlarının yarısına yakın bölümünü ‘istihbaratçı’ yapan Abdülhamid’in, sunduğu hizmetler dışında sosyal ve siyasal anlamda bir kıymet-i harbiyesi yoktur.