27 Mayıs İhtilali, Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesidir. Türkiye, 1950’de hem demokrasiye geçmiş, hem de bu süreç içinde ekonomisini toparlamıştı. 1954, bu anlamda altın yıl olarak anılıyordu.

Ancak nasıl olduysa, tam da o yıl; Ordu içinde albay düzeyinde bir grup asker ihtilal hazırlığı başlattı. Hedeflerini kısa vadede tutmamışlar ve bu sırrı altı yıl saklamışlardı. Cemal Madanoğlu, Alpaslan Türkeş ve Osman Köksal gibi isimlerin oluşturduğu bir komite, ihtilalin planlarını hazırlıyor, zamanın uygun olmasını bekliyordu. 1957 yılında bir başka grup da böyle bir hazırlık içine girerek örgütlendi ve onlar da uygun zamanı kollayarak faaliyetlerini sürdürdü.

Ordunun general düzeyindeki komutanları, hükümete ve dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e bağlıydı. Keza; Atatürk’ün yakın arkadaşı olması nedeniyle Celal Bayar’a da bağlıydılar.

İlginç olan bir başka konu; bütün bu hazırlıkları istihbaratın öğrenmemesiydi. Dönemin Milli Emniyet Hizmeti (M.E.H.) Teşkilatı, bu konuda hiçbir olumsuz bilgiyi rapor etmiyordu…

1957 yılında Binbaşı Samet Kuşçu, albay düzeyinde dokuz subayın adını vererek bunların ihtilal hazırlığı içinde olduğunu ihbar etti. Kuşçu, delil sunamıyordu. Genel Kurmay, dokuz subayı yargıladı ve beraatine karar verdi, ihbarcı Samet Kuşçu’yu da cezaevine gönderdi.

Hazırlık deşifre olmuştu ama bundan başka da bir şey yapılmamıştı.

1959 yılında gruplar birleşti. Bir algı operasyonu başlatıldı. Şöyle deniyordu:

“Menderes, Kars ve Ardahan’ı Ruslara verecek.”

Bu yüzden gençler sokağa döküldü. Polisle çatışmalar yaşanıyordu. Bu defa şöyle bir söz yayıldı:

“Yüzlerce genç çatışmalarda öldürüldü ve cesetleri Et ve Balık Kurumu buzluklarına kaldırıldı.”

Olaylarda Turan Emeksiz’in dışında ölen genç yoktu. Menderes, kendisine ihtilal hazırlığı ihbarını getirenleri azarlıyor, “Benim askerim için böyle bir şey söyleyemezsiniz” diyordu.

Oysa ok yaydan çıkmıştı. Prof. Dr. Muammer Aksoy, gençlik hareketlerini destekliyor ve hatta örgütlüyordu.

Sonradan; ihtilalle İsmet İnönü’yü ilişkilendirmek isteyen askerlerin argümanı ise Paşa’nın Uşak’ta saldırıya uğramasından sonra yaptığı bir konuşmadaki “Sizi ben bile kurtaramam” sözü idi.

1970’li yılların sonlarında; çok partili dönemin ilk Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu’nun anılarını yayınlarken bu ilişkilendirme konusunu sorduğumda aldığım cevap şuydu:

“İnönü ile Menderes, Meclis’te hırçınlaşsalar da özel hayatlarında iyi birer dosttu. Sık sık birbirlerinin evlerine giderek drink partileri düzenlerlerdi.”

İnönü’nün damadı Metin Toker’in “İsmet Paşalı Yıllar” kitabının bir bölümünde; 26 Mayıs 1960 gecesi İnönü ile Toker, evlerinin müşterek bahçesindeki sohbetin sonunda İnönü’nün, damadının yanaklarından öpüp. “Biliyorum yalnızsın. Biraz oku, bu gece erken yat. Yarın ne getirir bilinmez” diye konuştuğu aktarılır.

Kafaları karıştıran bir konu da, ihtilalden sonra başa geçirilen Cemal Gürsel’in İnönü’ye “Millet ve memleket için hayırlı bir iş yaptınız” sözü ve “Paşam, emirleriniz bizim için peygamber buyruğudur” şeklindeki konuşmasıdır. Bu iki bilgi de Toker’in kitabında yer almıştır.

İhtilalden sonra Milli Birlik Komitesi üyeleri, TBMM’den aldığı yetkileri sadece CHP’lilerden kurulu Temsilciler Meclisi’ne devretmişti. Milli Birlik Komitesi’ndeki subaylar, İnönü’ye “Paşam, Yassıada mahkemeleri bitmedi. Daha kararlar açıklanacak. İdam kararlarının onaylanıp onaylanmamasını da Temsilciler Meclisi’ne devredelim. Siz orada hakimsiniz. Ona göre istemiyorsanız onaylamazsınız, isterseniz onaylarsınız” dediler.

İnönü’nün cevabı kısa oldu:

“Başladığınız işi bitirin.”

****

27 Mayıs İhtilali, hem Türkiye’deki demokrasi sürecini yavaşlatmış, hem de “ihtilal” adına kötü bir alışkanlığın da miladı olmuştu. Buna siyasi değil milli bir gözle bakıldığında görülecektir ki, ihtilal, onu yapanlara bile yar olmamıştır.

CİMER’de sınır tanımayanlar

CİMER, vatandaş için ciddi bir kurtuluş oldu. Hem derdine deva arayanlar, hem de stres atmak isteyenler, bu kurumu, artık sınır tanımaksızın kullanıyor.

Kurulduğundan bu yana CİMER’e yapılan başvuruların milyarı bulduğu söyleniyor.

En çok da zabıta müdürlükleri, şikayetlerin takipçisi oluyor. Belediyelere gelen şikayetler bu müdürlüklere sevk ediliyor. Her gün yüzlerce dosya tek tek okunuyor, gereği yapılıp cevap veriliyor.

Bir zabıta müdürü dostumu ziyaretimde gördüm ki, karşı dairesinde ‘aşna-fişne’ yapıldığından şüphe edenin de, ‘babası kulağını çekiyordu. Sigara içerken yakalamış’ diye gördüklerini dert edinenlerin de sığındıkları liman CİMER.

Ancak merkezde bir eleme yapılmadıkça CİMER şikayetlerinin başta zabıta müdürlükleri olmak üzere, pek çok kurumun da asli görevini yapmasına fırsat vermediğini görmemiz gerekiyor.

Siyasi ahlak zedeleniyor

Bazı CHP’li belediye başkanlarının AK Parti’ye geçmesinin, partide sanki bütün CHP’li belediye başkanlarının kendilerine katılacağı algısına yol açtığı görülüyor.

Hatta bazılarını kapıdan kovduklarını da iddia ediyorlar.

İsim yok, tanık yok, tarih yok.

Neden hiç yok.

Bunun sonu gelmez.

CHP’den de AK Parti’ye, AK Parti’den de CHP’ye geçenler olabilir. Bu, onların tercihi. Her iki taraf için de sonuçlarına katlanacak olanlar kendileri.

Ama böyle bir propagandanın siyasi ahlakı da zedelediğini unutmayalım.