Haziran geldi geçiyor.

Takvimler yazı gösteriyor, sahiller yavaş yavaş dolmaya başladı, turizm sezonu hareketleniyor. Ancak İzmir'de yaşayanların önemli bir kısmı için yaz mevsimi artık sadece deniz, güneş ve tatilden ibaret değil, olmamalı da zaten bana göre. Yaz denildiğinde akla gelen ilk şeylerden birisi ne yazık ki artık yangınlar oluyor. Geçtiğimiz yaz ve ondan önceki yaz aylarında özellikle Ege Bölgesi ve İzmir’de yaşadığımız o orman yangınlarını bu köşenin yazarı olarak ben aklıma getirdiğimde insan tüylerinin diken diken olduğunu hissediyor.

Geçtiğimiz yıl yaşananları unutmak mümkün mü?

Günlerce süren korkunç alevler, gökyüzünü kaplayan dumanlar, tahliye edilen mahalleler, küle dönen canım ormanlar ve ormanla birlikte çığlık çığlığa, cayır cayır yanan, ormanın gerçek ev sahibi can dostlarımız, ormanın yaban hayatı.

Yanan sadece ağaçlar değil ki.

Kimi köylünün yıllarca döktüğü emeğin karşılığı meydana getirdiği zeytinliğini, kimi çiftçinin hasat etmeyi beklediği tarlasındaki ürününü, içinde gözü gibi baktığı can dostu hayvanlarıyla birlikte yanan ahırlarını, ağıllarını, traktörlerini, iş makinelerini, tarım ekipmanını, bin bir emekle yapıp kendisine barınma sağlarken kül olan evlerini, saatler içinde alevlerin teslim aldığı yılların emeği birikiminin birkaç saat içinde yok olup gidişini, gözlerimizin fotoğrafını çekerek hafızamıza kaydettiği bütün bu acı sahneleri unutabilmek ne mümkün.

Daha da acısı, ormanların sessiz sakinleri, ortasında kaldıkları ateşten kaçamayarak feryat ederek yanan, sesini çıkaramayıp sessizce yanan binlerce on binlerce orman sakini, börtü böcek. Onları gözümüzün önündeki kayıtlardan silebilmek, bütün bunları unutmak mümkün değil.

İzmir ve Ege Bölgesi küresel ısınmanın, kuraklığın, iklim krizinin etkilerinin en sert şekilde hissedildiği bölgelerden birisi. Her yıl artan şekilde daha sıcak geçmeye başlayan yazlar, düşen nem oranları, kuruyan habitat, yangın tehlikesini her yıl daha da artırıyor.

Geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız yangınların bıraktığı korku hâlâ üzerimizde duruyor. Çünkü hepimiz aynı soruyu soruyoruz. Ya bu yıl da olursa?”. Meteoroloji uzmanlarının bilimsel verilere dayanan söylemleri bu yazın da oldukça kurak ve sıcak geçeceğini ifade ediyor. Bu nedenle yangınlarla mücadelede artık sadece müdahale değil, önceden hazırlık dönemi de bana göre yaşamsal önemde. Yangın çıktıktan, yangını yaşadıktan konuşmanın, yol göstermenin kimseye yararı yok. Önemli olan ve olması gereken orman yangınları çıkmadan önce alınan ve alınacak önlemler.

Şöyle bakıyorum da, bu noktada tedbir alma anlamında, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin son dönemde yaptığı çalışmaları, özellikle kırsal mahallelerimize dağıttığı su tankerlerini görmezden gelmek, övgüyle söz etmemek mümkün değil. Özellikle kırsal mahallelerimize dağıtılan su tankerleri bu anlamda önemli bir adım.

Diyeceksiniz ki, tek başına yeterli mi? Belki bir tanker tek başına büyük bir orman yangınını söndüremez ama yangının ilk dakikalarında yapılacak müdahale bazen binlerce dönüm alanın kurtarılmasını sağlayabilecek, olası bir orman yangınında yangın müdahale ekipleri bölgeye ulaşıncaya kadar ön çalışma yapabilme anlamında alınabilecek ilk önlemlerden, atılabilecek ilk ve önemli adımlardan birisi.

Bütün bunlar çok büyük kıymet ifade eden hazırlıklar, ancak yeterli mi derseniz tabii ki yeterli ldeğil. İşte asıl sorun burada başlıyor. Bundan sonra yapılması gerekenler o kadar önemli ki.

İçinde yaşadığımız İzmir özelinde ve çevresindeki sorumluluk alanı dahil 1 milyon hektarın üzerindeki orman alanına sahip bir kentte, orman yangınıyla mücadelenin yalnızca karadaki ekiplerle yürütülemeyeceği aşikar.

Havadan müdahale kapasitesinin, hem yangın söndürme uçakları, hem de helikopterler anlamında çok güçlü olması gerekiyor, çünkü özellikle İzmir ve Ege Bölgesi anlamında bu ekipmanlar yani uçak ve helikopterler bir tercih değil, adeta bir zorunluluk. Alevlerin onlarca metre yükseklere yükseldiği, rüzgarın hızının zaman zaman onlarca kilometre hızla estiği bir ortamdaki orman yangınında yangın söndürme uçakları ve helikopterleri artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş, bu anlamda dakikaların bile çok büyük önemi var.

Böyle bir orman yangını anında bir hava aracının bölgeye birkaç dakika önce ulaşmasının bir orman köyünü ya da yerleşimini dakikalar içinde kurtarabileceği bir gerçekken, yukarıda sözünü ettiğim ekipmanların, yani uçak ve helikopterlerin olmayışının da bütün bunların tam tersini yaşatması, yani koca bir ormanın yanarak yok olmasına neden olması olası. Geçtiğimiz yıllarda yaşadığımız bazı olaylar, yaşadığımız, günlerce yanışını seyrettiğimiz orman yangınları bize acı gerçekleri gösterdi. Bu nedenle merkezi yönetimden yerel yönetimlere kadar tüm kurumların yaz sezonuna girerken hava filosunu güçlendirmesi gerekiyor.

Yazımın sonunda “Testi kırılmadan yol göstermek, ona göre önlem almak” diye bir tabir vardır. Testi kırılmadan demişken, belki bazılarınızın da bildiği bir Nasreddin Hoca fıkrasını anektod olarak anlatacağım. Nasreddin Hoca çocuğu suya gönderecek. Testiyi çocuğun eline veriyor, bir de tokat atıyor. Görenler şaşkınlık ve hayret içinde, “Hocam hayırdır, çocuğu hem suya gönderiyorsun, hem de tokat atıyorsun”. Hoca da cevap olarak “Suya gönderirken testiyi sağlam teslim ediyorum, testi sağlamken tokat atıyorum ki, testinin kırılmamasına özen göstersin, ona göre tedbir alsın. Testi kırıldıktan sonra tokat atmanın, ona göre tedbir almanın bir anlamı yok” diyor.

O nedenle bugün, yazımı yazdığım gün ve saat itibariyle (Dün) olduğu gibi zaman zaman yağışlı bir Haziran ayı yaşıyor olsak da, geçtiğimiz yıl ve önceki yıllarda yaşadığımız, “Sadece ormanı yakmakla kalmayan, mevcut habitadı, içindeki tüm canlı organizmaları, tarımı-hayvancılığı ve de turizmi ve de dolayısıyla ülke ekonomisini yaktığı” gerçeğini unutmadan, temmuz ve ağustos sıcakları bastırmadan, “Testi kırılınca yol gösteren çok olur” dedirtmeden, her anlamda önlemler almak boynumuzun borcudur diyorum.