Dünya bir kez daha Ortadoğu'da yükselen savaşın yükselen dumanlarını izliyor. ABD ile İran arasında bir türlü sağlanamayan diplomatik denge ve kalıcı ateşkes bölgeyi yeniden sıcak çatışmaların eşiğine taşıdı. Savaşın en büyük faturası ise her zaman olduğu gibi silahı elinde tutanlara değil, ekmeğini marketten alan milyonlara çıkıyor.
Uluslararası piyasalarda petrolün varil fiyatının 150 dolara kadar yükselebileceği konuşuluyor. Ortaya çıkabilecek böyle bir tablo, yalnızca enerji sektörünü ilgilendiren teknik bir veri değil. Bu rakam, Türkiye gibi enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı ülkeler için zincirleme bir ekonomik depremin habercisi olabilir.
Türkiye, kullandığı petrolün ve doğalgazın çok büyük bölümünü ithal eden bir ülke. Petrol pahalandığında ilk bakışta sadece akaryakıt fiyatlarının arttığı düşünülüyor. Oysa asıl hikâye pompada başlamıyor, orada sadece görünür hale geliyor.
Kamyonun deposuna giren pahalı mazot, fabrikanın üretim bandına, çiftçinin traktörüne, balıkçının teknesine, otobüsün direksiyonuna, kargonun dağıtım ağına kadar uzanıyor. Sonra market rafına geliyor. Bir domatesin, bir ekmeğin, bir süt kutusunun, bir ilacın, giymek için alacağımız bir kıyafetin, hatta internetten sipariş edilen en basit ürünün fiyatına sessizce ekleniyor.
Petrol ve doğalgaz zamları hiçbir zaman yalnızca petrolü zamlandırmıyor, yaşamın tamamını yeniden fiyatlandırıyor.
Böyle bir senaryoda Türkiye'nin ihracatı da kolay kolay avantaj sağlayamaz. Çünkü ülkemizin sanayisi üretimde kullandığı elektriğin büyük bölümünü doğalgaz kullanarak üretiyor. Böyle bir durumda ihracatçı ürününü üretirken kullandığı elektrikten doğalgaza, hammaddeden taşımacılığa kadar hemen her kalemde maliyet artışıyla karşılaşacak, Avrupa'ya gönderilen bir ürünün fiyatı yükseldikçe rekabet gücü azalacak, siparişler başka ülkelere kayacak, döviz kazanmak zorlaşırken maliyet baskısı daha da büyüyecektir.
İthalat tarafındaki tablo ise daha ağır. Türkiye zaten enerji ithalatı nedeniyle yüksek miktarda dövizi dışarıya transfer ediyor. Petrolün 150 dolara ulaşması, enerji faturamızı on milyarlarca dolar artırabilir. Cari açık üzerindeki baskı büyürken dövize olan ihtiyaç da artabilir. Bunun kur üzerinde yeni baskılar oluşturması ihtimal dahilinde.
Kur yükselirse yalnızca petrol değil, ithal edilen her ürünün pahalılaşması söz konusu. Sanayide kullanılan makineden elektronik parçaya, ilaç hammaddesinden tarımsal gübreye kadar birçok ürün daha yüksek maliyetle ülkeye girecek ve üretici bunu fiyatına yansıtacak. En sonunda faturayı ödemek yine nihai tüketici tüketiciye, yani bizlere kalacak.
İşte tam bu noktada en ağır yük dar ve sabit gelirlinin omuzlarına binecek.
Asgari ücret yılın başında belirleniyor, emekli maaşları belirli dönemlerde güncelleniyor, ancak marketlerdeki rafların etiketleri beklemiyor. Raflar her hafta, hatta her gün değişiyor. Bir maaş daha hesaba yatmadan alım gücü biraz daha azalabiliyor, aynı maaşla alınan ekmek, süt, et, peynir ve temel ihtiyaç miktarı giderek düşebiliyor.
Ekonomide bazen rakamlar konuşur, bazen de pazar fileleri.
Bir ailenin alışveriş arabası boşalmaya başlıyorsa, bu demektir ki, varsa eğer, istatistik tablolarındaki iyileşmeler vatandaşın hayatına henüz ulaşmamış.
Üstelik petrol fiyatlarındaki yükseliş yalnızca bugünü değil, yarını da etkileyen bir faktör. Şirketler yatırım kararlarını erteleyebilir, üretim maliyetlerinden çekinen sanayici kapasitesini gözden geçirebilir, lojistik giderleri yükseldikçe ihracatçının rekabet gücü zayıflayabilir, turizmden taşımacılığa kadar birçok sektör aynı baskıyı hissedebilir.
Ekonominin en önemli temel direği güvendir. Ekonomi, güven üzerine kurulur. Savaş ise belirsizlik üretir. Belirsizlik arttığında yatırım da yavaşlar, maliyetler yükselir, fiyatlar oynak hale gelir. Böyle dönemlerde en çok ihtiyaç duyulan şey panik değil, öngörülebilir ekonomi politikaları, mali disiplin ve üretimi destekleyen adımlar.
Elbette hiçbir senaryo kesin değil. Diplomasi yeniden devreye girebilir, çatışmalar sona erebilir ve petrol fiyatları beklendiği kadar yükselmeyebilir. Ancak dünya ekonomisi defalarca gösterdi ki, enerji piyasasında yaşanan sert dalgalanmaların etkisi, sınır kapılarında kalmıyor. Ortadoğu'da atılan her füzenin sesi, günün sonunda Anadolu'daki pazarlarda, alışveriş merkezlerinde de duyulabiliyor, etkileri anında hissedilebiliyor.
Son tahlilde diyorum ki; Dileğimiz, petrolün değil barışın değer kazanması. Çünkü savaşın kazananı belki olur ama yüksek enerji fiyatlarının kaybedeni her zaman sofraların başındaki milyonlar olacaktır.