Yaşadığımız kent İzmir, Ege Bölgesi’nin başkenti, Türkiye’nin, insan yapısıyla, kültür birikimiyle, doğasıyla, binlerce yıllık üst üste yaşanmış kültür katmanlarından oluşan kültür birikimiyle, ülkemizin her açıdan en önemli kentlerinden birisi, ülkemizin üçüncü büyük kenti. İzmir, Türkiye’nin yıllık yurt içi hasılasına sunduğu 2 trilyon 562 milyar TL’nin üzerindeki devasa ekonomisiyle, kadim liman kenti olma özelliğiyle, sanayisiyle, tarımıyla, turizmiyle, hem beyaz yakalı, hem de mavi yakalı yetişmiş insan gücüyle Türkiye'nin lokomotif kentlerinden birisi olmayı, uzun bir süredir, on yıllardır merkezi hükümetler tarafından göz ardı edilmiş, büyük ihmale uğramış olmasına karşın sürdürüyor. Böylesine büyük potansiyelin sahibi bir kentin sorunlardan oluşan gündeminin ise ne yazık ki uzun zamandır aynı başlıklardan oluşması düşündürücü. Çöp, kötü koku, içme suyu, bozulan yollar, trafik, altyapı eksiklikleri...

Oysa İzmir'in gündemini bu konular oluşturmamalı.

Bugün, dünyanın gelişmiş ülkeleri, kentlerde akıllı ulaşımı, yeşil dönüşümü, yapay zekâyı, sanayisinde inovasyonlu yüksek teknolojili üretimi ve sürdürülebilir kentleşmeyi tartışır ve yaşarken, İzmir'in hâlâ çöplerin ne zaman toplanacağını, kentin neresinde depolanacağını, yaz aylarında yayılan kokunun ne zaman sona ereceğini ya da bir yağmurda hangi caddelerin göle döneceğini konuşuyor olması kimsenin içine sinmemesi gereken konular.

Tabii bu arada, yukarıda sözünü ettiğim eksiklikleri sıralarken, bu tabloyu yalnızca bir kuruma ya da tek bir yönetim anlayışına yüklemek de büyük haksızlık olur. Çünkü İzmir gibi büyük kentlerin devasa sorunları, artık tek başına belediyelerin omuzlarına yüklenebilecek çapta değil. Aynı şekilde merkezi yönetimin desteği olmadan da dev altyapı yatırımlarının kısa sürede tamamlanmasını beklemek gerçekçilikten uzak bir dirim. Örneğin ülkemizin genel anlamda bir deprem ülkesi olduğu gerçeği bir vakıa iken, İzmir özelinde en önde gelen, en güncel olması gereken, en can yakıcı konularından birisinin de kentsel dönüşüm oluşu gibi.

İzmir'in artık siyaset üstü bir bakış açısına ihtiyacı var.

Yerel yönetimlerin en büyük ihtiyacı güçlü bir mali yapı. Büyükşehir belediyesi kadar ilçe belediyelerinin de kaynaklarının güçlendirilmesi gerekiyor. Artan maliyetler karşısında mevcut gelirlerle hem sosyal belediyecilik yapmak hem altyapıyı yenilemek hem de yeni yatırımlar gerçekleştirmek her geçen gün daha güç ve bazen de ulaşılamaz hale geliyor.

Bir belediye, bütçesinin çok önemli kısmını günlük hizmetlere ayırmak zorunda kalıyorsa, geleceğe yatırım yapmakta doğal olarak zorlanacaktır.

İşte tam da bu noktada merkezi yönetimin desteği büyük önem taşıyor. Elbette her yatırımın bir planı, önceliği ve bütçe dengesi vardır. Ancak Türkiye'nin üçüncü büyük kenti söz konusu olduğunda, yatırımların yalnızca yerel yönetimlerin imkânlarıyla sınırlı kalmaması gerektiği de apaçık ortada.

Çünkü İzmir'e yapılacak her yatırımın katkısı yalnızca İzmirlilere değil, ülke ekonomisine de büyük katkı sağlayacaktır ve de sağlamaktadır.

Kentin yıllardır konuştuğu körfezdeki koku meselesi artık günlük siyasi tartışmaların ötesine taşınmalı, günlük siyasi tartışmalardan azade ele alınmalı, bilim insanlarının, üniversitelerin, ilgili bakanlıkların ve yerel yönetimlerin aynı masada buluştuğu, uzun vadeli ve kararlılıkla uygulanacak bir eylem planı hazırlanmalı, bu konunun dönemsel açıklamalarla değil, kalıcı projelerle çözülebilir olması gerçeği göz ardı edilmemelidir. Artı, bütün bunlarla ilintili, başka bir faktör de Gediz Nehri’nin körfeze kirlilik taşıması. Bir taraftan İzmir Körfezi’ni temizlerken, öte taraftan Kütahya’dan doğup, Uşak ve Manisa illerinin sınırlarından geçerken buraların hem sanayi, hem de evsel atıklarını alarak İzmir Körfezi’ne taşıyan Gediz Nehri’nin bu durumunun, merkezi hükümet tarafından siyaset üstü bir şekilde dikkate alınarak, Gediz Nehri’nin İzmir Körfez’in zaten kirli olan yapısına katkı koymasının önlenmesi, bana göre yaşamsal önem taşıyan bir konu.

Her il için olduğu gibi, içme suyu da İzmir benzer şekilde uzun zamandır stratejik bir başlık haline geldi. Küresel iklim krizi, iklim değişikliği ve bunun sonucu yaşadığımız aşırı sıcaklar, kuraklık ve artık bütün bunların sonucu yaşadığımız olumsuzluklar yadsınamaz bir gerçeğimiz. Su kaynaklarını koruyacak projelerin hızlandırılması, kayıp-kaçak oranlarının daha da azaltılması, yeni su kaynaklarının oluşturulması ve vatandaş nezdinde tasarruf kültürünün yaygınlaştırılması artık ertelenebilecek konular değil.

Çünkü, bugün alınacak önlemler, yarının susuzluk riskini azaltacak.

Ulaşım ise başlı başına ayrı planlama gerektiren bir konu. Bir taraftan raylı sistem yatırımları sürerken diğer taraftan ana arterlerin bakım ve yenileme çalışmaları daha planlı yürütülmeli. Çünkü, bozulan yollar yalnızca sürücülere ve ulusal ekonomiye yük oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda trafik güvenliğini de etkiliyor. Kent trafiğinin yönetiminde vatandaşın günlük yaşamını kolaylaştıracak yerinde küçük dokunuşlar bile yurttaş nezdinde büyük memnuniyet yaratabiliyor.

Çünkü kent içindeki koordinasyon da en az yatırımlar kadar önemli. Aynı caddenin birkaç ay arayla farklı kurumlar tarafından tekrar tekrar kazılması artık alışılagelmiş bir görüntü olmamalı. Altyapı kuruluşları, belediyeler ve ilgili kamu kurumları ortak takvimle hareket ettiğinde hem kamu kaynakları daha verimli kullanılacak, hem de vatandaşın sabrı daha fazla rahatsız edilmemesi sağlanacaktır.

İzmir'in en büyük gücü ise insanıdır. Yaşadığımız bu kent, farklı görüşlerin bir arada ortaklaşabildiği, uzlaşma kültürünün güçlü olduğu kentlerden biridir. İzmir, kendi bünyesine sonradan gelene benzemez, iyi ve kötü özellikler anlamında, bünyesine sonradan geleni kendisine benzetir. Hizmet söz konusu olduğunda siyasi rekabet yerini ortak akla bırakabilmeli. Çünkü vatandaşın musluğundan akan suyun, evinin önündeki yolun ya da mahallesindeki çöp konteynerinin hangi kurumun sorumluluğunda olduğu çoğu zaman ikinci plandadır. İnsanlar sonuç görmek ister.

Belki de artık şu soruyu daha fazla sormamız gerekiyor:

İzmir, potansiyelinin ne kadarını kullanabiliyor?

Bu kent, daha temiz sokakları, daha güçlü altyapısı, daha modern ulaşım ağı ve daha yaşanabilir olmayı hak etmiş çevresiyle Türkiye'nin örnek kentlerinden birisi olabilir. Bunun için ne mucizeye ne de olağanüstü formüllere ihtiyaç var. İyi planlama, güçlü koordinasyon, yeterli finansman ve ortak irade çoğu zaman gerçekleştirilmesi planlanan en büyük projelerin temelini oluşturur.

Kimsenin birbirini suçlayarak zaman kaybetme lüksü yok. Çünkü, İzmir'in beklemeye de tahammülü yok.

Bu kentin enerjisini tartışmalara değil hizmete, polemiklere değil projelere, günlük hesaplara değil uzun vadeli yatırımlara yönlendirebilirsek kazanan yalnızca belediyeler ya da hükümet olmaz.

Kazanan, yaşadığımız kent İzmir olur. Ve aslında en çok da bunu hak ediyor.