Market raflarında bulunan ve dar gelirlinin cebini yakan ürün fiyatlarındaki yükseklik, artık yalnızca fiyatları değiştirmiyor; toplumun psikolojisini de değiştiriyor ve bozuyor.
Bir zamanlar, genellikle bütün yemeklerin ana hammaddesi, ekmeğimizin yanına katık yaptığımız, ülke olarak en çok tükettiğimiz ürünlerden olan soğan ve sofralarımızın vazgeçilemez ürünü patates, bugün artık dar gelirli vatandaşın bile hesap yaparak aldığı ürünlere dönüştü. Üstelik yaşadığımız bu olay, yalnızca mevsimsel bir dalgalanma değil artık. Son yıllarda yaşanan her fiyat artışı, sofradaki en temel gıdayı biraz daha ulaşılmaz hale getirmekte.
İşin en çarpıcı ve can alıcı yanı ise, binlerce kilometre öteden gemilerle Türkiye'ye getirilen avokado, mango ya da farklı tropikal meyvelerin artık bazı dönemlerde bir kilo soğanla neredeyse aynı fiyata satılıyor oluşu.
Ancak yaşadığımız bu tablo normal değil.
Çünkü avokado Meksika'dan, Peru'dan ya da Kenya'dan geliyor. Binlerce kilometre öteden taşınıyor, soğuk zincirde korunuyor, gümrüklerden geçiyor, nakliye ödeniyor. Buna rağmen ülkemizin herhangi bir bölgesinde üretilen soğan fiyatına eşit, hatta zaman zaman daha ucuza satılabiliyor.
Pekii, bu nasıl mümkün oluyor?
Asıl soru da bu.
Türkiye bir tarım ülkesi. Ülkemiz, dört köşesinde dört iklimin hakim olduğu, bir zamanlar göğsümüzü gere gere söyleyebildiğimiz, verimli ve bitek ovalarıyla övündüğümüz, “Toprağına sopayı diksem yeşerir” dediğimiz, tarımda kendi kendisine yetebilen, kendi kendisini besleyebilen nadir ülkelerden birisi idi ve olması gereken de buydu aslında.
Verimli, bitek ovalarıyla, dört mevsimi aynı anda yaşayabilen ender coğrafyalardan birisi ülkemiz.
Ancak, gelin görün ki, bugün gelinen noktada yurttaşımız, yani bizler, hepimiz, kendi toprağımızda yetişen patatesi, soğanı, domatesi alırken ithal egzotik meyvelerle fiyat kıyaslaması yapmak zorunda kaldığımız bir durumdayız.
Bunun adı yalnızca enflasyon değildir.
Bunun adı ve nedeni kontrolden çıkan üretim maliyetleri zinciridir. Mazot pahalı, gübre pahalı, işçilik pahalı, tohum pahalı, ilaç pahalı, elektrik pahalı, sulama hizmetleri pahalı, nakliye pahalı...
Ürünün fiyatına, ürünü ürettiğimiz tarladan market rafına ulaşana kadar geçen her aşamada yeni bir maliyet kalemi ekleniyor.
Sonuçta üretici kazanamadığı, tüketicinin ulaşamadığı, kazananın ise zincirin ortasında oluşan ve maliyet sarmalını meydana getiren sürecin sonunda karşımıza çıkan bir kısır döngü. Üretici kazanamıyor, tüketici de alamıyor.
Bana göre tarım sadece ekonomik bir faaliyetler zinciri değil. Ülkeyi besleyebilmek ve vatandaşın karnını doyurabilmek, aynı zamanda ülkelerin beka meselisidir. Ama geldiğimiz noktada tarlada mevsim ürünlerinde bile etiketlerde fiyatların zirve yaptığı bir dönemi yaşıyoruz. Üstüne üstlük bugün, yıllardır yaşadıkları savaşın ortasında olan bazı ülkelerin bile bizim durumumuzda olmadığı, yaşamakta olduğumuz bir gerçekken.

Savaş çok kötü bir olay olsa da yıllardır sürmekte olan Rusya-Ukrayna savaşı ve aylardır ABD ve İsrail’in yoğun saldırıları altında olan İran.

Bugün savaşın tam ortasında bulunan Ukrayna'da birçok temel gıda ürünü Türkiye'den daha düşük fiyatlarla satılıyor.
Rusya'da da benzer şekilde patates, soğan ve temel sebzelerde tüketicinin ödediği bedel Türkiye'deki seviyelerin gerisinde kalabiliyor.
Savaş ekonomisinin yaşandığı ülkelerde bile vatandaşın mutfağı, barış içindeki ülkemizden daha az etkileniyorsa burada durup düşünülmesi ve üzerinde ayrıntılı durulması gereken bazı gerçeklerin olduğu bir vakıa.
Çünkü savaşın olduğu yerde, yani lojistiğin zorlaştığı, enerjinin pahalandığı, sigorta maliyetlerinin yükseldiği ortamlarda, eşyanın tabiatı gereği üretimin azalması, bunun sonucu maliyetlerin ve etiket fiyatlarının yükselmesi gayet doğaldır.

Bütün bunlara rağmen yıllardır savaşı bizzat yaşayan Ukrayna, Rusya ve aylardır ABD ve İsrail saldırıları altında olan İran gibi ülkelerde tarımsal ürünlerde fiyatların ülkemizdeki fiyatlardan düşük kalabilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken gerçeklerden birisi ve dikkatlerimizi üzerine yoğunlaştırmamız gereken bir konu.

Bugün artık, aile bütçesinde en büyük hesap et, peynir ya da zeytinyağında değil; patates ve soğanda yapılıyor.
İşte toplumun geldiği nokta bu.

Yazımın yukarıdaki bir paragrafında da değinerek altını çizdiğim gibi, sadece ekonomik bir faaliyet olmayıp stratejik bir üretim alanı ve stratejik bir güç olan tarımsal üretim, aynı zamanda bir milli güvenlik ve beka meselesi artık.
Bir ülke otomobil ithal edebilir, telefon ithal edebilir, bilgisayar ithal edebilir. Ancak,
yurttaşına temel gıdaları eşirilebilir fiyatlarla sunamıyorsa burada bir terslik olduğu, çok daha büyük bir sorunla karşı karşıya olunduğu aşikardır. Çünkü, üretim zincirinin sonunda ne tüketici ucuz gıdaya erişebiliyor, ne de üretici yeterli kazancı sağlayabiliyor.

Dar gelirli kesimlerin alım gücünün göstergesi ve halk arasında pazarlarda en çok konuşulan konu olan soğan ve patates yalnızca tarımsal birer ürün olmayıp, aynı zamanda mutfaklarımızın nabzı, ekonominin en gerçekçi enflasyon göstergelerinden birisi soğan ve patates. Çünkü vatandaşın yakıcı gündemi ABD Doları değil, Euro değil, borsa değil, faiz değil, erişilebilir gıdada fiyatların ne olduğu, bu hafta hangi ürüne zam geldiği, mutfaklarımızın ana hammaddesi olan “Soğanda-patateste fiyatların kaç lira olduğu?” sorusudur.
Ve son tahlilde diyorum ki; “Belki de artık, TÜİK’in istatistik rakamlarından, ekonomi raporlarından öte, manava markete bakmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü bazen bir kilo soğan, bir kilo patates, onlarca sayfalık ekonomik rapordan çok daha fazla gerçeği anlatabilme, gerçeği yansıtma gücüne sahip olan en gerçekçi veridir”