Muğla ormanları günlerdir yanıyor.

Televizyon ekranlarında alevler, cep telefonlarında duman, sosyal medyada yardım çığlıkları. Bir yanda canını kurtarmaya çalışan insanlar, öte yanda yangından canını kurtarmaya çalışan ormanlarımızın diğer sakinleri, can yoldaşlarımız hayvanlarımız, küle dönen ormanlar. Her yaz aynı görüntüler, aynı endişeli bekleyiş, kurulmak zorunda kalınan aynı cümleler:

"Rüzgâr çok şiddetliydi", "Hava çok sıcaktı", "Müdahale sürüyor".

Elbette bunların hepsi doğru. Ama artık başka bir gerçeği de kabul etmek zorundayız. Ülkemiz, orman yangınlarını mevsimsel bir olay olmaktan çıkarıp neredeyse yaz takviminin değişmez maddesi haline getirdi. Yaz ayları geldi mi, yangınlar artık sürpriz değil, sürpriz olan, orman yangınının çıkmaması.

İşte bu yüzden bugün başarıyı sadece mevcut yangını söndürmekle ölçemeyiz. Asıl başarı, yangın başlamadan önce yapılan hazırlıklar. Çünkü orman yangınlarıyla mücadele, ilk alev yükseldiğinde değil, aylar öncesinden başlayan eylemler dizisini içeren bir eylem. İzmir'in son aylarda attığı adımlar da tam bu anlayışın ürünü.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, son aylarda, yangınlarla mücadele anlamında yalnızca yeni araçlar almakla yetinmedi. Yangın riski altında olan kırsal mahallelerde eğitimler düzenledi, köylülere ve muhtarlara, itfaiye ekipleri gelene kadar yapılması gerekenler uygulamalı olarak anlatıldı, su tankerlerinin doğru kullanımı, ilk müdahalenin nasıl yapılacağı ve hangi hatalardan kaçınılması gerektiği tek tek gösterildi.

Belki bazıları için bunlar sıradan çalışmalar gibi görünebilir, ancak değil. Çünkü orman yangınlarında ilk dakikalar, bazen saatler sürecek felaketlerin kaderini belirliyor. Çünkü, itfaiyenin en yakın istasyondan çıkıp kilometrelerce yol kat etmesini beklerken, bilinçli bir vatandaşın yaptığı doğru müdahale binlerce ağacı ve o ormanda barınan öteki canlıları kurtarabiliyor. İzmir'in, yıllardır kırsal mahallelere dağıttığı yangın söndürme tankerleri bunun en somut örneklerinden birisi. Daha önce birçok yangında bu tankerlerle yapılan ilk müdahale sayesinde alevler büyümeden kontrol altına alındı. Bu yıl da yeni tankerler teslim edildi, eğitimler yenilendi, riskli bölgeler yeniden belirlendi.

Hazırlık sessizdir. Manşet olmaz. Gündem yaratmaz. Ama günü geldiğinde yaşamı kurtarır.

Son altı ayda yapılan çalışmalar bununla da sınırlı kalmadı. Kurumlar arasında koordinasyon toplantıları gerçekleştirildi, itfaiye personeline ileri düzey eğitimler verildi, olası senaryolar üzerinden tatbikatlar yapıldı, yangın sezonu başlamadan önce eksikler yeniden gözden geçirildi.

Çünkü, afet yönetiminde en pahalı hata, "Biz bunu düşünememiştik" cümlesidir. Elbette bütün bunlar "İzmir artık yanmaz" anlamına gelmiyor. Kimse böyle bir garanti veremez. Doğa bazen insanın bütün hesaplarını altüst edecek kadar güçlü.

Ancak hazırlıklı olmakla hazırlıksız yakalanmak arasında yaşam kadar büyük bir fark var. Asıl üzerinde durmamız gereken ise başka bir acı gerçek var. Yangınların önemli bir bölümü insan eliyle başlıyor.

Bir sigara izmariti. Yol kenarına atılan cam şişe veya cam parçaları. Kontrolsüz yakılan anız. Söndürülmeden bırakılan mangal. Küçücük bir ihmal, onyılların emeğini birkaç saat içinde yok edebiliyor. Sonra hep birlikte aynı cümleyi kuruyoruz: "Çok yazık oldu." Oysa mesele, yazık olduktan sonra üzülmek değil. Yazık olmamasını sağlamak. Belediyeler görevini yapacak. Orman ekipleri görevini yapacak. İtfaiye canı pahasına mücadele edecek.

Peki ya biz? Ormana girerken, piknik yaparken, yol kenarında araç kullanırken gerçekten üzerimize düşeni yapıyor muyuz?

Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru bu. Çünkü ormanı korumak sadece devletin görevi değildir. Bu ülkenin havasını soluyan herkesin ortak sorumluluğudur. Bugün Muğla yanıyor. Önceki gün İzmir yandı. Yarın başka bir şehir olabilir. Alevler şehir seçmiyor.

İhmal de. Bu nedenle İzmir'in son aylarda yaptığı hazırlıkları küçümsememek, hatta övgüyle bahsetmek gerekiyor. Afetlerle mücadelede en değerli yatırım, kriz anında yapılan değil; kriz gelmeden önce yapılan yatırımdır. Eğitim, ekipman, koordinasyon ve bilinç. Bunların hiçbiri tek başına yangını durdurmaz. Ama hepsi birlikte felaketin büyümesini engelleyebilir.

Temennimiz çok açık. Bu yaz dağıtılan tankerler hiç kullanılmak zorunda kalınmasın. Verilen eğitimler sınanmak zorunda kalmasın. İtfaiye ekipleri günlerce alevlerin içinde mücadele etmek zorunda kalmasın. Çocuklar gökyüzünü dumanla değil, mavisiyle hatırlasın. Ve bu kez haber bültenlerinde "Bir orman daha kül oldu" cümlesini değil, "Bu yaz büyük bir yangın yaşanmadı" haberini izleyelim. İşte o gün, gerçekten kazanmış olacağız.

Ve son tahlilde diyorum ki, “İnsan yaşamını ve doğamızı, içnde bulunduğumuz habitatı korumak söz konusu olduğunda en büyük başarı, kahramanlık hikâyeleri yazmak değil; o kahramanlıklara ihtiyaç bırakmayacak hazırlığı önceden yaparak önlemler alabilmektir”.