Bir filmin karanlığı nereden geliyor?

Bazen bir yönetmenin tercihinden, bazen hikayenin doğasından. Ama bazen o karanlık çok daha derinden geliyor; bir toplumun yaşadığı çöküşten, umutsuzluktan, kayıptan. Perdedeki gölgeler aslında sokaktaki gölgelerin yansımasıdır belki.

Alman dışavurumcu sinemasını anlamak için önce Almanya’ya bakmak lazım. 1. Dünya Savaşı’nın ardından Almanya yenik, yoksul ve paramparçaydı. Sokaklar kaosla doluydu, gelecek belirsizdi, toplumun ruhu derinden sarsılmıştı. İşte tam bu dönemde Alman sinemacılar kameralarını içe çevirdiler.

Dışarıdaki kaos, perdeye çarpık mekanlar ve sert gölgeler olarak yansıdı. O karanlık atmosfer bir tercih değildi; bir ihtiyaçtı.

1920’de çekilen Dr. Caligari’nin Muayenehanesi bu dilin ilk büyük örneğidir. Film, gizemli bir doktorun uyurgezer asistanını cinayet işlemeye yönlendirmesiyle başlar. Ama asıl çarpıcı olan hikaye değil hikayenin içinde yaşandığı dünyadır. Eğri duvarlar, yamuk pencereler, hiçbir şeyin düzgün durmadığı mekanlar. Caligari’de gerçeklik bilinçli olarak bozulmuştur. İzleyici nerede durduğundan, neye güveneceğinden emin olamaz. Bu his tesadüf değildir. Savaş sonrası bir toplumun altında yürüdüğü zeminin güvenilmezliğinin görsel ifadesidir. Otorite figürü olan Caligari’nin tekinsizliği ise dönemin Almanya’sında devlete ve sisteme duyulan derin güvensizliği yansıtır.

İki yıl sonra Nosferatu geldi. Sinema tarihinin ilk vampir filmi. F.W. Murnau, Count Orlok’u yaratırken klasik bir canavar portresi çizmedi. Bir kaygının, bir hastalığın, bir yayılmanın simgesini yarattı. Orlok’un o uzun gölgesi merdivenlerde süzülürken, ışığın bile korku yarattığı o sahnelerde, izleyici sadece bir vampir görmez. Kontrol edilemeyen, sınırları aşan, her yere sızan bir kötülüğün hissini yaşar. Savaşın Almanya’ya bıraktığı iz de tam böyle bir şeydi; görünmez ama her yerde hissedilen bir çöküş.

1927’de Fritz Lang’ın Metropolis’i ise bu dili bambaşka bir yere taşıdı. İnsan ve makine arasındaki çatışmayı dışavurumcu bir perspektifle ele aldı. Yeraltında çalışan işçiler ve üstteki ayrıcalıklı sınıf arasındaki uçurum, o dönem Almanya’sının sınıf gerilimlerinin doğrudan yansımasıydı. Dev fabrikalar insanı yutan birer canavar gibi çizildi. Makineler soğuk ve acımasızdı, insan ise küçük ve çaresiz. Lang’ın o çarpık geleceği hayal ederken baktığı yer aslında çok uzakta değildi, pencereden dışarı bakması yeterliydi.

Alman dışavurumcu sineması içe dönük bir sinemadır. Dışarıdaki dünyayı değil, o dünyanın insanın içinde bıraktığı izi anlatır. Çarpık bir dekor kaosun ifadesiydi, sert bir gölge umutsuzluğun, abartılı bir mimik kontrolden çıkmış bir ruhun. Bu filmleri izlerken tarihe dönüp bakmadan o karanlığı tam anlamıyla hissedemezsiniz. Çünkü o karanlık bir hayal ürünü değildi. Almanya sokaklarının perdeye yansımasıydı.