Şu an bir rüyada olmadığını nasıl anlarsın?
Inception’ı ilk izlediğimde bu soruyu hiç bu kadar ciddiye almamıştım. Film bitti, o topaç dönüyordu ve hâlâ bilmiyordum; hangisi gerçekti? Nolan bizi bir yere götürmüştü ama nereye gittiğimizi söylememişti. O his uzun süre geçmedi.
Bu aslında Nolan’ın imzası. Filmlerine bakınca fark ediyorsunuz: Hepsi zamanı, gerçekliği ve eve dönüşü anlatıyor. Memento geriye giderek anlatıyor. Küçük yaşta izlediğimde o ters köşeler beni uzun süre etkilemişti. Inception rüyaların içine dalıyor, gerçeklik eriyor. Interstellar zamanı büküyor, eve dönmek imkansız hale geliyor. Tenet ise zamanı tersine çeviriyor. Her filmde karakter, bir yere dönmeye ya da bir şeyi anlamaya çalışıyor. Ve her seferinde yol beklenmedik bir yere çıkıyor.
Nolan bunu kendisi de itiraf ediyor aslında. “Tüm filmler Odysseia’dan geliyor” diyor. Ve Temmuz’da o kaynağa gidiyor doğrudan. Homer’ın yaklaşık üç bin yıl önce yazdığı o destanı beyazperdeye taşıyor. Matt Damon’ın Odysseus’u canlandırdığı, Zendaya’nın Athena’ya, Robert Pattinson’ın kötü adam Antinous’a hayat verdiği, tamamen IMAX kameralarıyla çekilen 250 milyon dolarlık bir yapım bu. Nolan’ın kariyerinin en büyük filmi.
Ama asıl büyüklük rakamda değil. Odysseia zaten Nolan’ın tüm filmlerinin içindeydi. Odysseus da tıpkı Inception’daki Cobb gibi eve dönmeye çalışıyor. Tıpkı Memento’daki Leonard gibi gerçeği arıyor. Tıpkı Interstellar’daki Cooper gibi imkansız bir yolda ilerliyor.
Tanrılar müdahale ediyor, canavarlar yolu kesiyor, gerçek ile yanılsama iç içe geçiyor. Nolan bu tempoya yabancı değil, aslında hep buradaydı.
Temmuz’da bu soruyu yeniden soracak. Ne gerçek, ne rüya, ne tanrıların oyunu; emin olamayacağız. Zaten Nolan’ın en iyi olduğu yer burası.