İnsan gerçekten ne istediğini bilir mi, yoksa istediğini sandığı şeyin etrafında mı dolaşır? 1979 yapımı Stalker, bu sorunun peşinden giden, klasik bir hikâye anlatmaktan çok izleyiciyi düşünmeye zorlayan bir film. Yönetmen Andrei Tarkovsky, bilimkurgu çerçevesi içinde kurduğu dünyada aslında insanın arzusuyla kurduğu ilişkiyi sorgular.

Film, bir felaketin ardından “Bölge” adı verilen yasaklı bir alana girmenin yalnızca Stalker’lar aracılığıyla mümkün olduğu bir dünyada geçer. Bir rehber, bir yazar ve bir profesör birlikte bu tehlikeli alana girerek merkeze doğru ilerler. Söylentiye göre burada bulunan bir oda, insanın en derin arzusunu gerçekleştirir. Ancak film, bu yolculuğu bir macera gibi anlatmaz. Asıl mesele, o odaya varmak değil; insanın gerçekten ne istediğiyle yüzleşmesidir.

Bu noktada Alman filozof Martin Heidegger'in düşünceleri filme farklı bir kapı açar. Heidegger’e göre insan dünyaya “atılmış” bir varlıktır ve bu dünyada hazır bir anlam bulamaz. Anlamı kendisi aramak zorundadır. Stalker'daki Bölge de tam olarak bu arayışın bir karşılığıdır. Ne tamamen tehlikelidir ne de kurtarıcıdır. İnsan oraya neyle girerse, karşısına çıkan da o olur.

Filmdeki üç karakter, insanın isteme biçimlerini temsil eder. Stalker, inanan kişidir. Bölge’ye ve odaya sorgusuz bir bağlılık duyar. Yazar, ne istediğini bildiğini sanan ama o noktaya yaklaştıkça susan kişidir. Profesör ise istemekten korkan, arzuyu kontrol altına almak isteyen figürdür. Bu üçlü, aslında insanın arzu karşısındaki üç halini gösterir: inanmak, kaçmak ve denetlemek.

Stalker’ın rehberliği ise yalnızca fiziksel değildir. Sürekli durur, bekler, yön değiştirir. Çünkü Bölge’de hızlı olmak tehlikelidir. Bu durum izleyiciyi de sabırsızlandırır. Ancak film tam burada çalışır. Çünkü insan çoğu zaman ne istediğini hareket ederken değil, beklerken fark eder.

Yolculuk sonunda merkeze ulaşılır. Oda artık oradadır. Ama kimse içeri girmez. Çünkü asıl mesele odaya ulaşmak değil, o kapıdan geçebilmektir. Yazar susar, profesör geri adım atar. Stalker ise hayal kırıklığı yaşar. İnandığı şey, başkalarının tereddüdü karşısında kırılır. Film burada çok net bir şey söyler: İnsan, ne istediğini bilmediğinde değil; bildiğini sandığında durur.

Bu yüzden Stalker, bir arzuya ulaşma hikâyesi değildir. Aksine, insanın kendi arzusuyla yüzleşmekten neden kaçtığını anlatır. Tarkovsky, izleyiciye bir mucize göstermez. Çünkü mucize gerçekleştiği anda anlamını yitirir. Film, o eşiğe kadar gelmeyi ama o eşiği geçememeyi anlatır.

Sonuç olarak Stalker, insanın ne istediğini bulduğu bir hikâye değil; istemenin ağırlığını fark ettiği bir anlatıdır. Belki de en zor soru şudur: İnsan gerçekten ne ister… ve bunu gerçekten istemeye hazır mıdır?