İçinde yaşadığımız bu vücut kime ait?
Yürüme engeli olan bir insan düşünün. Bacakları işlevsiz, dünyayla kurduğu temas sınırlı. Sonra bir gün başka bir bedende uyanıyor: koşabilen, dokunabilen, hissedebilen bir bedende. Avatar’ın o sahnesini ilk izlediğimde içim sıkıştı. Jake Sully ilk adımını attığında sadece bir karakter yürümüyordu. Uzun zamandır kaybettiği bir şeyi geri alıyordu.
James Cameron’ın 2009 yapımı Avatar, Pandora adlı uzak bir gezegende geçiyor. Jake, felçli bir eski asker olarak oraya görev için gidiyor: Gözlem yapacak, rapor tutacak, yerli halkın güvenini kazanacak. Ama Pandora yalnızca bir görev alanı olmaktan çıkıyor. Jake için başka bir şeye dönüşüyor: Kendi seçmediği bir hayattan, seçtiği bir hayata geçişin adresi.
Fransız düşünür Sartre’ın çok güzel bir tespiti var: İnsan önce var olur, sonra özünü kurar. Yani kim olduğumuz bize verilmez; seçimlerimizle, ilişkilerimizle, dünyayla kurduğumuz bağla şekillenir. Jake’in Dünya’daki hayatına bakınca tam tersini görüyorsunuz. Kardeşinin yerine projeye alınmış, sistemin doldurulabilir bir boşluğu. Kendisine ait bir anlam alanı yok. Var olmaktan çok, var edilmiş biri.
Pandora bunu değiştiriyor. Jake avatar bedeninde ilk kez bir yere ait hissediyor. Neytiri ile kurduğu ilişki, ağaca dokunduğu sahneler, doğayla bağ kurduğu ritüeller… Bunların hepsi onu “orada bulunan” birinden “orada var olan” birine dönüştürüyor. Ve bir noktada seçmek zorunda kalıyor: Dünya’ya dönüp eski işlevsel varlığına razı mı olacak, yoksa kendi özünü kurduğu yerde mi kalacak?
Jake kalıyor. Bu yalnızca mekânsal bir tercih değil; varoluşsal bir seçim. Seçilen hayatı değil, seçtiği hayatı yaşamak. Ve o seçimin içinde sadece kendisi yok. Koruduğu insanlar, bağlandığı dünya, kurduğu ilişkiler var.
Avatar bize bunu soruyor aslında: İçinde yaşadığımız bu vücut kime ait? Ve o vücutla yaşadığımız hayat gerçekten bizim mi?