“Bir açıldı pir açıldı” deriz ya… Hani bir şeyler yoluna girer, zincirler kırılır, işler bir anda rayına oturur. Ama bu kez tam tersi oldu. Bucaspor 1928 için açılan şey ne oyun oldu ne de umut… Açılan, savunmanın kapılarıydı.
Tam 39 dakika…
Şampiyonluk adayı Elazığspor’a karşı dik duran bir takım vardı sahada. Dirençli bir görüntü. Ama o 39. dakikadan sonra ne olduysa oldu.
Bir düğme kapandı sanki.
Ve gelen 5 gol…
Skor tabelasında yazan sadece bir mağlubiyet değil, aynı zamanda bir kırılmanın hikâyesiydi: 5-1. Oysa bu takımın başka bir yüzünü de görmüştük. Aynı rakibi deplasmanda 1-0 yenebilen, sahada ne yaptığını bilen bir Bucaspor… Ama futbol bazen sadece sahada oynanmıyor. Başkanın cezaevine girmesi, kulübün sahipsiz kalması, maddi sıkıntılar… Bunlar taktik tahtasına yazılmıyor ama oyunun kaderini belirliyor. Genç oyuncuların omuzuna yüklenen bu ağırlık, sahada da kendini hissettiriyor.
***
İzmir’de yağmur vardı o gün. Fakat öyle bardaktan boşanırcasına değil… Hiç ara vermeyen ama ince ince, sabırlı bir yağmur. Adeta “2. viteste” yağıyordu. Toprak suyu emdi, saha nefes aldı. Belki de uzun zamandır ilk kez Bucaspor’un Stadı’nın zemini, oyuna bu kadar uygundu.
Ama zemin düzeldi diye oyun düzelmiyor işte.
***
Elazığspor farklı kazandı, evet. Lakin ikna etti mi? İşte orası tartışılır. Topa sahiplerdi, pas yaptılar, hareketlendiler. “Ver-kaç” oynadılar, boş alan buldular. Ama ceza sahasına geldiklerinde… Sanki başka bir takıma dönüşüyorlardı. Orta açıyorlar, bakmadan. Pas veriyorlar, hesapsız. 5 gol attılar fakat “iyi oynadılar” diyemiyorsunuz. Çünkü rakip, ligin dibindeki Bucaspor’du. Çünkü bu maçı oyun değil, hatalar kazandırdı.
Bir de işin psikolojik tarafı var. Rakibin durumuna bakıp vitesi düşürmek… Bucaspor taraftarından rakibe gelen “çok da yüklenmeyin” seslenişleri… Futbol bazen sadece skorla değil, ruh haliyle de oynanıyor.
***
Bucaspor yine bildiğimiz gibi başladı aslında. Dirençli ve mücadeleci. Savunmada uzun süre hata yapmadılar. Hatta hızlı hücumlarla rakibi zorladılar. Attıkları gol de bunun bir ürünüydü zaten: orta sahada yakala, hızlı çık, cezayı kes.
Ama sonra…
O basit penaltı. İşte orada dağıldı her şey. Futbolda bazen bir an, 90 dakikayı çözer. Bu da öyle bir andı.
Gol geldi, özgüven gitti. Hatalar büyüdü, skor koptu. Genç bir takımın en büyük zaafı da bu zaten: kırılganlık.
Bireysel performanslara bakınca… Parlayan kimse yoktu. Ama düşen vardı.
Mecit Deniz…
Top ayağına yakışmadı, pasları isabetsiz, kontrolü zayıf. Hatta bazı anlarda topa müdahale bile edemedi. 81’de kenara geldiğinde bu değişiklik bir tercih değil, zorunluluktu.
***
Bir de futbolun unutulan bir tarafı var: centilmenlik.
Erkan Eybil…
Maçın başında tartışmaya girdi, evet. Ama sonra sahada başka bir hikâye yazdı. Yerde kalan rakibini görünce topu bırakan bir oyuncu… Skor ne olursa olsun, futbolun ruhunu hatırlatan bir hareket.
Ve tribünler…
Belki de gecenin en güzel anları oradaydı. İki takım taraftarı karşılıklı tezahürat yaptı. Maç bitti, Bucalılar Elazığlı oyuncuları çağırdı. Alkışlar yükseldi.
Sahada 5-1’lik bir skor vardı. Ama tribünde kazanan futboldu.
***
Sonuç mu?
Elazığspor 3 puanı aldı, yoluna devam etti. Ama soru işaretlerini de yanında götürdü.
Bucaspor ise… Kaybetmeye alışmıyor ama kırılmaya alışıyor gibi.
Asıl tehlike de bu zaten.