Geçtiğimiz gün Paris’teki Le Bristol Otel’de özel bir açık artırma gerçekleşti; Lübnanlı koleksiyoner Mouna Ayoub’a ait 95 farklı Dior Haute Couture tasarım, yaklaşık 7 milyon dolar gibi bir rakama yeni sahiplerine kavuştu. Nüfuz sahibi Suudi bir iş insanının eski eşi olan Ayoub, yıllar içinde modaevi için çalışmış Gianfranco Ferré, John Galliano ve Raf Simons gibi kreatif direktörlerin imzasını taşıyan bu kıyafetleri gardırobuna eklemişti ve eş zamanlı gerçekleşen 2026-27 Sonbahar/Kış Haute Couture defilelerini de ön sıradan izlerken yeni parçalar sipariş ettiğinin de bilgisini paylaşmaktan geri kalmamıştı. Peki bu elbiseleri böylesine paha biçilmez kılan neydi?

Haute Couture, yani yüksek terzilik, kökeni 18. yüzyıl Fransız sarayına ve Marie Antoinette’e uzanan (Bknz: “Öykünme Açmazı”), ama özellikle de ‘fikir babası’ olarak 1858 yılında modaevini kuran Charles Frederick Worth’e dayandırılan bir gelenek. Aslen İngiliz olan modacı Worth’ün Paris’teki atölyesinde tasarladığı parçalar ile elit sınıf üyeleri nezdinde yakaladığı sükse, terziliğin markalaştığı ilk örnek olarak kabul edilir; artık değerli kumaşlardan yapılma bir elbisenin estetiği kadar, kimin elinden çıkma olduğu da bir önem taşımaya başlamıştır. Kendisi Haute Couture tanımının korunması için 1868 yılında Haute Couture Moda Sendikası’nın kurulmasında rol oynamıştır ve günümüzde bu titr, Paris’te belli sayıda çalışanın elde üretmesi gibi, sıkı şartlar dahilinde korunmaktadır. Yani Türkiye'de sokaklarda kimi tabelalarda karşınıza çıkan ‘Haute Couture Modaevi’ sloganını kullanmak, Fransa’da bir avuç markanın ayrıcalığıdır ve bu geleneğe saygı duyan tasarımcılar, dünyanın neresinde olursa olsunlar, kendilerini böyle lanse etmekten imtina ederler. Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen Haute Couture Moda Haftası ise sektör için dönüm noktası sayılacak bir önem taşıyordu.

Tekstil sektörünün zirvesinde diyebileceğimiz, milyar dolarlık değerdeki modaevleri arasında en büyük iki rakip, yeni atanan kreatif direktörlerinin imzasını taşıyan ilk Haute Couture koleksiyonlarını sundular. Chanel’de Matthieu Blazy, ilk tasarladığı hazır giyim koleksiyonundan sonra iyisi, kötüsü ve kararsızıyla ‘ortaya karışık’ diyebileceğimiz çok sesli yorumlar almıştı ancak ilk Haute Couture defilesi tek sesli bir ‘Bravo!’ ile ayakta alkışlandı. İnce ve şeffaf ipek muslin kumaşlar el işlemesi tüy, dantel, payet ve incilerle süslenmiş, türlü malzeme ve dikiş tekniğiyle hareketlendirilmiş yalın ve zarif görünümler içindeki mankenler, Grand Palais Müzesi’nin camdan kubbesi altına kurulu devasa renkli mantarlardan bir orman sahnelemesi içinde, bir kuş hafifliğinde süzüldüler. Merhum Karl Lagerfeld’in Chanel’e kattığı Pop ve mizahi dokunuşları, Blazy ayakkabıların mantar formlu topuklarında, tüy gibi hafif çantalardan sarkan şiir dizelerinde yad etmişti. Göze çarpan bir bilinçli karar ise defilede yürüyen mankenlerin farklı yaş ve etnik gruplardan seçilerek, daha kapsayıcı bir duruş benimsemiş olmasıydı.

Dior için tasarladığı ilk Haute Couture koleksiyonu için Jonathan Anderson da doğa temasından yola çıkmış, ama modaevinin farklı tarih ve stiline getirdiği yorumlarla bambaşka bir 2026-27 Sonbahar/Kış’ı hayal etmişti. Tasarımcı, Christian Dior’un ‘çiçek-kadın’ felsefesi ve mirasından yola çıkmış, mimari hacim ve şekillerle kurguladığı krinolin ve bombe formlarıyla siluete oyuncu ama bir o kadar giyilebilirlik kazandırmıştı. Tavanı ve mankenlerin yüzlerini süsleyen çiçekler kadar dikkati hak eden Anderson’ın hayvan ve bitki ilhamlarını somutlaştırdığı zanaat harikası çantalar ve kırmızı halı etkinliklerine layık heykelsi elbiselerinin yanı sıra türlü palto denemeleriyle dış giyimi es geçmemesiydi. Defilede bir o kadar konuşulan ise davetliler arasındaki sürpriz bir isimdi; yıllarca Dior kreatif direktörlüğünü üstlenen ancak bağımlılık sorunları altında ezildiği dönemde anti-semitik konuşmaları ifşa olunca sektörden önce aforoz edilen, ancak bir zaman sonra tövbekar açıklamaları ve ‘uslanmış’ tavırlarıyla Maison Margiela kreatif direktörlüğü rolünde yaklaşık 10 yıl süresince yine takdir toplayan John Galliano. Kendisi aslında Anderson’ın davetiyle tasarımları ilk görenler arasında yer almıştı ve kameralar karşısında “İlk defa bir seyirci olarak Dior defilesindeyim!” diye mutluluğunu gizleyememişti.

Gözler özellikle bu iki büyük modaevi üzerindeydi belki ama Haute Couture Moda Haftası dahilinde başka isimler de konuşuldu; örneğin teatral yaklaşım Alessandro Michele’nin Valentino siluetlerini daha çok birer kostüme benzetirken, yıldızı yükselmeye devam eden Daniel Roseberry’nin Schiaparelli’de sürrealizm mirasını hayranlık bırakan bir zanaat ve hayalgücü manifestosuna çevirmesi gibi.

Saatler süren işçilik ve affetmez bir dikiş ustalığıyla, her birinden sadece birer tane üretilecek ve sadece tek bir kişiye nasip olabilecek olan bu tasarımlar, sanat ve zanaat arasında, başka hiçbir sektörden örneği verilemeyen bir mertebeye sahipler. Belki de o yüzden, tıpkı eserlere imza atan sanatçıların sergilerinin konuşulması gibi Haute Couture koleksiyonlarını ardındaki isim ve kabiliyetleri de sektöre yön verebilme güçleriyle konuşuluyorlar. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Giorgio Armani’nin finalinde selama çıkmadığı bir Armani Privé defilesi, nasıl aynı tadı verebilirdi ki?

“Tüm bu şaşaa, bu lüks, bizi neden ilgilendiriyor?” diye düşünenler varsa eğer; Şeytan Marka Giyer filmindeki unutulmaz kemer seçme sahnesinde Meryl Streep’in canlandırdığı dergi direktörünün çömez stajyerin küçümser yaklaşımına verdiği eleştirel tepkiyi, ve nasıl bu ‘yüksek’ modadan aşağıya doğru kumaş tedarikçilerinden tekstil fabrikalarına, oradan alışveriş merkezleri ve sokaktaki butiklere bu ürünlerin yansıyacağını hatırlayın. Ve şimdiden önümüzdeki kış sizin de gardırobunuzda, belki başka bir formda, ama yine de bir şekilde yerini alabilecek ticari ürünlerin konuşulduğunu unutmayın.