Medyada yok denecek kadar az yer kaplayan New York Moda Haftası, birkaç gün içinde başlayıp bitti. Amerikalı tasarımcı ve markaların sunduğu 2026/27 Sonbahar-Kış kreasyonlarından çok defilelere katılan ünlüler üzerine konuşuldu ve aralarından biri özellikle dikkat çekti. Ralph Lauren davetlilerinden Anne Hathaway, markanın sisli bir ormana yer verdiği dekor tasarımı önünde kapkara gözlükleri ve siyah dantelden elbisesi içinde boy gösterdi. Alexander McQueen imzalı, siyah tüylerle kaplı arşiv tasarımlarla Grammy Ödülleri’ne katılan Lady Gaga ya da Schiaparelli, Thom Browne ve Dilara Fındıkoğlu imzalı farklı dramatik elbiseler ile yeni Uğultulu Tepeler yorumunun kırmızı halısında salınan başrol oyuncusu Margot Robbie örneklerinde olduğu, bu melodramatik görünümlerle şu sıralar sık karşılaşır olduk. Farklı alanlardan argümanları da hesaba katarsak, gotik romantizmin geri döndüğünü varsayabilir miyiz?

Trajik bir aşk, yağmur ve rüzgarlı havalar, eski ve gıcırtılı konaklar ve bir gizem perdesi. Uğultulu Tepeler, aslında görünürlüğü artan bir akımın son halkası. Frankenstein, Nosferatu ve Luc Besson’un imzasını taşıyan (hatta fazlasıyla Francis Ford Coppola versiyonuna gönderme yaptığı şeklinde eleştirilen) Dracula gibi klasik korku eserleri, son zamanların popüler adaptasyonları arasında öne çıktılar. Bu ay vizyona girmesi beklenen diğer bir film ise, Fransız aktris Isabelle Huppert’in tarihte ‘vampir aristokrat’ olarak bilinen Elizabeth Bathory’yi canlandırdığı The Blood Countess. Bu eserler ‘gore’ ya da basmakalıp korku filmleri olmaktan ziyade, ürpertici mekan ve zamanlarda geçen, hüzünlü ve kimi zaman hastalıklı aşk hikayelerini anlatarak, spesifik bir estetik sunuyorlar. ‘Dark Academia’ olarak günümüzde yeniden adlandırılan bu melankolik stil, pandemi sırasında TikTok’ta ivme kazanmış ve Wednesday diziyle popülerleşmiş olsa da, gotiğin popüler edebiyattaki izleri V.C. Andrews ve Çatı serisiyle damgasını vurduğu 1980’lere, Edgar Allan Poe ve paranormale, ölüme ve duygulara şairane yaklaştığı 19. yüzyıla ve işte, Frankenstein’ın yazarı Mary Shelley’nin yaşadığı 18. yüzyıla kadar sürülebiliyor. Etkisi ise filmler kadar seyahat, sanat, moda ve ve hatta sporda bugün dahi hissediliyor.

Gotiğin yükselişi eskiye duyulan özlemin bir uzantısı ve zamanı yavaşlatma isteğinin bir yansıması (Bknz. Analog Ümitler) olarak da yorumlanabilir. Zamanda yolculuk sonucu kendini 18.yüzyıl İskoçya’sında bulan modern bir kadın, kilt eteği ve kılıcıyla karşısına çıkan yakışıklı bir savaşçı, çağlar arası imkansız bir aşk… Outlander dizisi öylesine başarılı oldu ki, çekimlerin yapıldığı mekanlara ziyaretlerde yüz binlerce kişilik artış kaydedildi. Nostaljinin seyahatte dile geldiği bir diğer örnek ise tren yolculukları. Tıpkı Türkiye’de Doğu Ekspresi’nin yeniden hizmete girmesi gibi, Belmond otel zinciri Orient Express’i geçtiğimiz yıllarda yeniden canlandırdı ve son olarak yönetmen Baz Luhrmann’ın yine Belmond’a ait olan ve İngiltere sınırları içinde yolculuk eden Celia adlı trenin dekorunu Shakespeare’e ait Bir Yaz Gecesi Rüyası’ndan ilhamla tasarladığının haberi verildi.

Seyahat kadar sanat tutkunu olanlar, Lens’teki Louvre Müzesi’nde ‘Gothicisms’i kaçırmış olabilirler, ancak New York’taki MET Müzesi’nde Gothic by Design ile mimariden tasarıma gotik akımı 16 Nisan - 19 Temmuz tarihleri arasında inceleyebilirler. Sürrealist eserlerinde mitolojik ve spiritüel konuları işleyen Leonora Carrington’ı mercek altına alan sergi ise Paris’teki Musée du Luxembourg’da 18 Şubat’ta kapılarını açıyor.

Notre Dame gibi Avrupa katedrallerinin yenileri belki yeniden inşa edilmeyecekler, ancak temsil ettikleri çizgi ve dünya moda platformunda şu sıralar oldukça görünür. Örneğin ASAP Rocky geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen Chanel defilesine İtalyan mücevher evi Codognato’nun kurukafalı barok stil yüzük tasarımlarıyla katıldı ve ondan da önce Jonathan Anderson 2026 İlkbahar/ Yaz’ı için üzerinde Bram Stroker’dan Dracula ve Baudelaire’den Les Fleurs du Mal (Kötülük Çiçekleri) kitap kapaklarıyla süslü Dior çantalar tasarladı.

Cortina’da gerçekleşen Kış Olimpiyatları’nda buz pistindeki artistik patinaj çiftlerine bakın, bir türlü kavuşamayan karasevdalı aşıklara benzemiyorlar mı? Peki, neden şimdi bu gotik ve romantizm akımı canlanıyor olabilir? Uzmanlar içinden geçmekte olduğumuz ‘karanlık’ dönemi ve beraberinde getirdiği belirsizlik ve endişenin varoluşsal sorgulamaları tetiklediğini, kimilerinin iklim sorunlarından ötürü doğanın yasını tuttuğunu dahi düşünüyor. Konuya paralel olarak, 14 Şubat 2026 itibariyle tamamlanan Los Angeles’taki Sprüth Magers’in sunduğu ‘Horror’ sergisinin küratörü Jill Mulleady, korku filmlerine olan ilgiyi şöyle açıklıyor; “Bana göre, korkunun çekiciliği, kaosla kontrollü bir yüzleşme gücünde yatıyor. Dehşeti mazoşist olduğumuz için değil, derin bir arınma sağladığı için seviyoruz.” Öyle görünüyor ki filmlerin üstlendiği bu görev, estetik yansımalar ve cisimleşen tılsımlar olarak yaygınlaşarak tezahür ediyor.

Gotik kiliselerin sivri kulelerinden sarkan korkunç ‘gargoyle’ heykellerin, kötü ruhları savuşturmak için yerleştirildikleri söylenir. Bizler de belki ifritlerden korkan Orta Çağ insanı gibiyizdir ve her türlü negatifi kovmak için matem ruhuna bürünmek, koyu makyaj ve kıyafetlerle gezme ihtiyacı duyuyoruzdur. Ama tek bir farkla; görünmeyenden değil, aramızda gezen ve haberleri meşgul eden canavar ruhlu insanlardan korunmak için…