Türkiye'de teknolojiden söz açılınca insanımızın nedense ilk aklına gelen İstanbul oluyor. İlk etapta bu durum bazıları tarafından haklı da görülebilir. Şöyle ki, büyük sermaye orada, finans orada, hem ulusal, hem de uluslararası anlamda büyük şirketlerin merkezleri orada.

Ama önümüzdeki 10 yılın, teknoloji, inovasyon ve AR-GE açısından kazanan kentinin hangisi olacağını sorarsanız bu sorunun cevabı bana göre İzmir. Çünkü yeni dönemin rekabetinin gökdelenlerle değil, nitelikli, alt yapılı, birikimli, eğitimli ve aynı zamanda bütün bunların sonucunda edindiği liyakat ve kazandığı beceriler ve elde ettiği ehliyet ile öne çıkan insan kaynağıyla yapılacağına inananlardanım.

Bugün İzmir; güçlü üniversiteleri, yaşam kalitesi, Batı ile kurduğu doğal ilişki, tabiri caizse coğrafi konum, hem ekonomik, hem de siyaset anlamında “Ege Bölgesi’nin başkenti” niteliğindeki konumu Türkiye’nin batıya açılan penceresi oluşu, limanları, organize sanayi bölgeleri ve gelişen girişimcilik ekosistemiyle Türkiye'nin en büyük teknoloji sıçramasını yapabilecek, o anlamda yüksek kapasiteye sahip kentlerinden birisi konumunda olan bir şehir.

Bütün bunları yazarken, romantik bir İzmir sevdasıyla değil, yazılarımın genelinde olduğu gibi verileri inceleyerek, gösterdiği sonuçlara bakarak yazıyorum. Yapılan araştırmalar sonucu elde edilen veriler bunu gösteriyor. İzmir Kalkınma Ajansı'nın teknoloji girişimciliği analizleri ve sonuçları konusunda hazırladığı veriler bana, kentte girişimcilik, AR-GE’nin geliştiği ve inovasyon ekosisteminin son yıllarda çok ciddi şekilde büyüdüğünü gösteriyor.

Örneğin, bugün İzmir’in sahip olduğu Türkiye’nin araştırma üniversiteleri arasında gösterilen bir İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü var. İncelediğim veriler bana gösteriyor ki, bugün bünyesinde 159 AR-GE firmasının barındığı, faaliyette bulunduğu, 1100’den fazla araştırmacı ve teknik personelin çalıştığı İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’nden yapılan ihracat 90 milyon dolar seviyesine gelmiş.

Bütün bunlardan çok daha önemlisi, Teknopark İzmir yönetimi 2028 yılı için 1 milyar dolarlık yüksek teknolojili ürün ihracatı hedefini ortaya koymuş. Bu hedef iddialı gibi görünse de aslında bir rastlantı değil. Çünkü dünyanın yeni bir sanayi devriminin içinden geçtiği, yapay zekâ, robotik sistemler, dijital ikiz teknolojiler, endüstriyel otomasyon, akıllı üretim ve veri merkezli yönetim anlayışının artık geleceğin konusu değil; bugünün gerçeği olarak karşımızda duruyor oluşu yadsınamaz bir gerçeklik.

Yapılan araştırmalara bakıyorum, Türkiye'de yapay zekâ alanında faaliyet gösteren girişim sayısı 1.188'e ulaşmış durumda. Üstelik bunların yaklaşık yüzde 70'i son beş yıl içerisinde kurulmuş olan girişimler. Küresel risk sermayesi yatırımlarında ise yapay zekâ şirketleri artık toplam yatırımların yarısından fazlasını çeken pozisyonda.

Pekii, İzmir burada neresinde durmalı?

Kanımca, İzmir'in İstanbul'u taklit etmeye çalışması büyük hata olur. İzmir'in avantajı finans merkezi olmak değil. İzmir'in avantajı üretim merkezi olabilmek. Bu nedenledir ki, yaşadığımız kent İzmir, özellikle endüstriyel yapay zeka, robotik ve otomasyon teknolojileri, savunma sanayii ve çift kullanımlı teknolojiler, sağlık teknolojileri, biyoteknoloji ve tarım teknolojilerinden oluşan beş alana odaklanmalıdır diyorum.

Ve bana göre, bunların içinde en önemlisi, en can alıcısı ise akıllı tarım. Çünkü sensör teknolojileri, tarımsal yapay zeka ve robotik hasat sistemleri, dünyanın konuştuğu akıllı tarım, tam da Ege Bölgesi’nin üretim yapısına uygun alanlar.

İzmir, hem teknolojiyi hem de tarımı aynı potada eritebilecek ender kentlerden birisi. Ancak bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir konunun da teknopark açmanın, bina yapmanın yeterli olmadığı, asıl meselenin üniversite laboratuvarlarında geliştirilen fikirlerin fabrikalara, fabrikalarda üretilen ürünlerin de dünya pazarlarına ulaşabilmesinin zorunlu olduğu, İzmir’in önündeki en büyük sınavın da bu olduğu gerçeğinin göz ardı edilmemesi.

Şayet üniversite-sanayi-kamu üçgeni, gerçek anlamda çalışırsa, şayet genç mühendisler, İstanbul ya da yurt dışına gitmek yerine onlara burada kalabilecek fırsatlar yaratılırsa, şayet yatırım sermayesinin teknoloji şirketlerine daha fazla yönelmesi mümkün olabilirse, yaşadığımız kent İzmir’in, yalnızca ülkemizin değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in de teknoloji üslerinden birisi olması olası.

Ve sözün özü, son tahlilde diyorum ki; “Önümüzdeki dönemde kentler turizmle değil, sahip oldukları teknolojilerle yarışacaklar. İzmir artık, sadece güzel yaşayanların kenti değil, yüksek katma değerli, yüksek teknolojili ürünler üretenlerin ve ülke ekonomisine katkı sunanların kenti olmak zorunda. Çünkü öyle bir çağa giriyoruz ki, bu çağda limanların değil verinin, fabrikaların değil, akıllı fabrikaların, üretimin değil, yüksek teknolojili üretimin değeri artacak. Ve bu yarışta İzmir'in elindeki kartlar ve bu kartların sağlayacağı olanaklar sanıldığından çok daha güçlü”.