Her Müslüman kötülüğe karşı tavır koymakla yükümlü olmakla beraber, Müslümanlardan bir topluluk özel olarak bu görevle görevlidir.
Bunlar âlimlerdir. Âlimler bu görevi yerine getirmeleri hâlinde diğerleri sorumlu olmaktan kurtulur. Bu hususu ifade eden ayet-i kerimede: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erecek olanlar onlardır.” buyruluyor. Topluma Allah rızası için nasihat etmek, yol göstermek önemli bir görevdir. Peygamberimiz, “Din nasihattir.” buyurdu. Bir hadis-i şerifte: “Ameller ancak niyetlere göre değerlenir. Herkesin ancak niyetine göre amelinin karşılığı vardır.” Yine, “Sizden biriniz, kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe (arzu etmedikçe), gerçek anlamda iman etmiş olamaz.” buyurmuştur. (Buradaki “iman etmiş olamaz” ifadesi, kişinin imanının kemale ermediğini, olgun ve eksiksiz bir imana ulaşamadığını vurgulamaktadır.) Bunun örneği “Hac Arafat’tır.” hadisidir. Arafat’ta vakfe yapmak nasıl haccın en büyük rüknü ise nasihat de dinin en büyük rüknüdür. Peygamberimiz, “Din nasihattir.” buyurunca sordular: “Kime?” Peygamberimiz: “Allah’a, kitabına, peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlara.” buyurdu.
Allah’ın peygamberine nasihat ise onun peygamberliğini tasdik etmek, Allah tarafından getirdiği kesin olarak bilinen her şeye inanmak, sünnetine uymak, ahlakıyla ahlaklanmaktır. Müslümanların yöneticilerine nasihat demek; hak üzere olmada onlara yardımcı olmak, haktan, hakikatten ve gerçeklerden ayrılmamaları, adaletsizliğe yönelmeleri hâlinde onları uygun bir dille uyarmaktır. Bütün Müslümanlara gelince; din ve dünya işlerinde kendilerine yararlı olan şeyleri onlara öğretmek, göstermek, kusurlarını örtmek, iyiliği emredip kötülükten menetmek, büyüklerine saygı, küçüklerine şefkat göstermek, onlara hile ve haksızlık yapmamak, aldatmamak, haset etmemek ve onları sevgi ile kucaklamaktır. İşte hadis-i şerifin kısaca anlamı budur. Kur’an-ı Kerim, mazeretleri sebebiyle savaşa katılamayanların ve imkânsızlıkları yüzünden savaşa mali katkıda bulunamayanların bu nasihat görevini yapmaları hâlinde savaşa katılmamakla günahkâr olmayacaklarını bildirmektedir.
Halka yapılacak nasihatin, onların yararına olacak şeylerde kişinin kendi zararına da olsa yardımcı olmak ve onlara yol göstermek olduğunu ifade etmiştik. Bunun güzel örneği Cerîr b. Abdullah’tır (ra.). Cerîr bir sahabidir. Peygamberimizin vefatından kırk gün önce Müslüman olmuştur. Taberânî’nin rivayetine göre Cerîr, kendisine bir at satın alması için kölesini pazara gönderir. O da iki yüz dirheme bir at satın alır ve parasını ödemek için atın sahibini Cerîr’e getirir. Cerîr atı beğenir ve sahibinin aldandığına kanaat getirerek mal sahibi ile yeni bir pazarlığa başlar: “Senin atın üç yüz dirhemden fazla eder. Onu üç yüz dirheme satar mısın?” der. At sahibi, “Bu sana kalmış bir şeydir, ey Ebâ Abdullah.” der. Cerîr bunu da az bulur ve: “Senin atın bundan da fazla eder. Onu dört yüz dirheme satar mısın?” der ve “Senin atın bundan da fazla eder.” diyerek yüzer yüzer artırmak suretiyle hayvanın fiyatını sekiz yüz dirheme yükseltir ve parayı vererek atı satın alır. Böyle niçin yaptığını soranlara da cevap verir: “Ben Peygamberimize, her Müslümana nasihatte bulunmak şartıyla biat ettim.” der. İşte sattığı malın değerini bilmeyen satıcıya alıcının hayırhahlığı. Cenab-ı Hak, alıcı ve satıcılarımıza bu şuur ve uyanıklığı nasip etsin. İnşallah…
DEVAMI HAFTAYA