Yaklaşık dört bin yıl önce Mezopotamya’da bir kral vardı: Gılgamış. En iyi arkadaşını kaybetti ve o kayıpla birlikte ölümün korkusu içine düştü. Ölümsüzlüğü aramak için yola çıktı. Uzak diyarlara gitti, canavarlarla savaştı, imkansız yollar kat etti. Sonunda eli boş döndü. Ama döndü. Ve o dönüşte bir şey öğrendi: Anlam, ölümsüzlükte değil yaşanan hayatın içindeydi.

Bin yıl sonra Homer başka bir hikaye anlattı. Odysseus, Truva Savaşı’ndan sonra eve dönmeye çalıştı. Tanrılar müdahale etti, canavarlar yolu kesti, yıllar geçti. Ama o vazgeçmedi. Bir adam, bir yol, bir eve dönüş. Gılgamış’tan bin yıl sonra, aynı sorular.

İki hikaye, iki farklı medeniyet, iki farklı dönem. Ama özde aynı şey: Kayıp, yolculuk, anlam arayışı. İnsan binlerce yıldır aynı soruları soruyor. Mitoloji bu soruların en saf haliyle yazıya döküldüğü yer.

Sinema bu özü çok iyi hissetti. Star Wars’ta Luke Skywalker’ın yolculuğu Joseph Campbell’ın kahramanın yolculuğu şemasından geliyor. O şema da mitolojiden besleniyor. Matrix’te Neo bir tür modern Odysseus. Aslan Kral Hamlet’i, Hamlet ise mitolojik temaları taşıyor. Perdede gördüğümüz büyük hikayeler çoğu zaman çok daha eski bir kaynaktan besleniyor.

Christopher Nolan bunu fark etti. “Tüm filmler Odysseia’dan geliyor” dedi ve bu hafta o kaynağa doğrudan gitti. The Odyssey, Nolan’ın kariyerinin en büyük yapımı. Ama ilginç olan şu: Nolan aslında hep bu hikayeyi anlatıyordu. Inception’da Cobb eve dönmeye çalışıyordu. Interstellar’da Cooper kızına kavuşmak için imkansız bir yol kat ediyordu. Memento’da Leonard kaybettiği şeyi arıyordu. Hepsi bir tür Odysseus’tu, hepsi bir tür Gılgamış’tı. Nolan şimdi sadece adını koydu.

Mitolojinin bu kadar güçlü olmasının sebebi belki de şu: İnsanın temel korkuları ve arzuları hiç değişmedi. Kaybolmak, bulunmak, sevmek, kaybetmek, eve dönmek.. Bunlar hep evrenseldi. Gılgamış da bunu hissetti, Odysseus da. Ve perdede onları izlerken aslında kendimizi izliyoruz.

En eski hikayeler en uzun yaşayanlar. Çünkü anlatılan şey insan ve insan hep aynı soruları soruyor.