Avrupa ülkelerinin bazıları, yaz mevsimlerinde aynı hastalığa yakalanır:
Bu hastalığın adı, ‘Türkiye’ye gitmeyin, güvenli bir ülke değil’dir.
Bu hastalık, Rusya’da, Ukrayna’da görülmez ama en çok da İngiltere ve Almanya’da görülür.
Mevsim alerjisi gibi her yıl tekrarlanır.
Amerika ile İran’ın savaşını, bunlardan birine komşu olduğumuz için risk sayan bu kafalar, çoğu kere başarılı oluyor, rezervasyon iptalleri yaşanıyor, insanlar başka rotalar seçiyor.
Böyle bir süreçte bizim suçumuz yok ama ihmalimiz var. Ülkemizi tanıtamıyoruz. Türkiye’de sokak güvenliği konusunda bir sorun yaşanmadığını anlatamıyoruz. Eskiden Türk Tanıtma Vakfı diye bir kurum vardı. Bu kurum, bu işleri kısmen yerine getirirdi. Şimdi Turizm Bakanlığı, sadece turistik değerlerimizi tanıtarak bu önemli detayı atlıyor.
Türkiye, belki dünyanın en huzurlu ülkeleri arasındadır ve bu konuda da iddialıdır. New York’ta gece sokağa çıkamazsınız. Napoli’de gündüz bile soyulma ihtimaliniz yüksektir. Almanya öyle, Sırbistan öyle, Macaristan, Romanya hepten öyle.
Sosyal devlet sisteminin işlemediği ülkelerde sokaklar, yalnız bırakılmış insanların egemenliğindedir. Bizden yüz kat zengin ülkelerde parasız insanlar için devletin uzatacağı bir el yoktur ve bunun sonucu güvensiz sokaklardır.
Bizi suçlayanları, güya turizmimize çelme taktıklarını sananların aynaya bakıp yendi siluetlerini incelemeleri kaçınılmaz bir öneridir. Özellikle turistik bölgelerdeki hassasiyet, böyle bir beklentiyi gerçekleştirmeye hiç uygun değildir.
Tebdili kıyafet denemeleri
Bir rektör, vatandaşlardan gelen ‘Diş dispanserinde hastalara bakılmıyor’ şikayeti üzerine tebdili kıyafet yapıp dispansere gitmiş. ‘Dişim ağrıyor, beni bir doktora götürür müsün?’ diyecek olmuş, çalışanlardan azar üzerine azar işitmiş. Bir de demişler ki:
“Burada aylardır hekim yok. Başka kapıya.”
Rektör, o anda kimliğini açıklamış, “Doktor yoksa sizler hiç çalışmadan aylardır nasıl maaş alıyorsunuz?” diye sormuş.
Tabii cevap yok.
Dispanseri kapatmış.
****
Tebdili kıyafet, her zaman geçerli bir yöntemdir. Hazreti Ömer bile gece kalkıp tebdili kıyafet dolaşarak halkının neler yaşadığını öğrenmeye çalışırdı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda IV. Murat, II. Süleyman ve II. Ahmet, tebdili kıyafetle dolaşmaya bayılırlardı. Onlarla ilgili çokça fıkra da üretilmiştir. Ancak sonuçta her üçü de halkının nasıl bir yaşam sürdürdüğünü, kendileri hakkında neler düşündüklerini öğrenme fırsatı bulmuşlardı.
Vali Recep Yazıcıoğlu da tebdili kıyafeti çok seven ve çokça kullanan bir yöneticiydi. Yazıcıoğlu, öyle şeyler yakalamıştı ki her biri kitap olur.
Bazı çevrelerin hafife aldığı bu yöntem, bugün en çok ihtiyaç duyulan bir uygulamadır ve mutlaka yapılmalıdır. Her kurumda, hatta her kuruluşta denendiğinde yararlı sonuçlar doğuracağından kimsenin şüphesi olmasın.
Ancak tebdili kıyafet denemesi yapanların biraz artistik eğilimi de olmalı, rol yapmayı becermelidirler.
Oyun ortaya çıktığında bir foyaya dönüşebilir, ters tepebilir.
Daha neler
Bir aklıevvel, cuma günlerinin de tatil günlerine eklenmesini gündeme getirmiş.
İslamiyet’in ilk yıllarında Osmanlı'da da cuma tatil günüymüş.
Hoş, çoğu Arap ülkesinde böyle bir gelenek sürüyor.
Ama o aklı evvel sözde din adamı 'Böyle olursa bari pazar günleri çalışalım' dememiş.
Bizde bazı sendikacılar da haftada üç gün tatili savunurlar.
Kulağa hoş geliyor.
Yılda 120 gün zaten tatil. Buna bir de yıllık 30 gün izni ekleyin, etti 150 gün. Cuma günleri de tatil yaptık diyelim, etti 180 gün.
Bir yılın yarısı eder.
Tembellik üzerine teoriler, bir gün sonumuzu getirecek, eski çağların insanına döndürüleceğiz.
Kulağa hoş gelen bir şeyi savunmamak bazen insanı hoş ediyor.