Bazı maçlar vardır, puan tablosunda bir karşılığı yoktur ama sahada yine de oynanır. İşte Menemen FK ile Somaspor’un İzmir’deki buluşması tam olarak böyle bir karşılaşmaydı. İki takım da sezonu çoktan cebine koymuş; ne yukarıya bakacak hâl kalmış ne de aşağıdan korku duyacak bir tablo… Hal böyle olunca ortaya çıkan mücadele, rekabetten çok bir “gelecek sezon provası”na dönüştü.
Tribünler mi? Neredeyse yok hükmünde… Ses yok, heyecan yok. Sanki herkes aynı şeyi düşünüyordu: “Bu maç neden oynanıyor?”
***
Sahaya dönersek… Oyunun kontrolü baştan sona Menemen FK’daydı. Topa sahip oldular, pas yaptılar, rakip yarı alana yerleştiler. Ama futbol sadece topu gezdirmekten ibaret değil. Son dokunuş, final pası, doğru tercih… İşte orada sınıfta kaldılar. Basit top kayıpları, gelişi güzel ortalar ve etkisiz şutlar Menemen’in üretkenliğini törpüledi.
İkinci yarıya hızlı bir giriş, erken gelen gol… “Acaba tempo artar mı?” dedirtti. Biraz olsun da arttı. Kontrol yine el değiştirmedi. Somaspor’un risk almasıyla Menemen fırsatlar buldu ancak cömertçe harcadı. Futbolun klasik kuralı devreye girdi: Atamazsan, yersin. Nitekim az pozisyon verdiği maçta bir anlık boşlukta beraberlik golünü gördü. Neyse k, çabuk toparlandılar ve yeniden öne geçmeyi başardılar.
Bu maçın küçük hikâyeleri de vardı.
Uzun süredir ortalarda görünmeyen beğendiğim oyuncu Fırat Arslan’ı 89. dakikada sahada görmek, “Neredeydi bu oyuncu?” sorusunu yeniden aklıma getirdi. Kısa süre, kısa cevap…
Eren Fansa ise yetenek ile kontrol arasında gidip gelen bir performans sergiledi. Sertliği, mücadele gücü takdire şayan ama futbol sadece güç değil; akıl ve denge de ister. Rakiplerle girdiği gereksiz tartışmalar, hakeme bitmeyen itirazlar… Genç yaşta bu refleksleri törpülemezse, kendi gelişiminin önüne set çeker.
Bir de Arda Çolak’ın golü var… Attı ama sevinmedi. Eski takımına karşı atılan goller böyledir. Saygı mı dersiniz, iç hesaplaşma mı? Ama bir detay daha: Manisalı, eski Somasporlu ve sırtında 45 numara… Bazen bir forma numarası bile hikâye anlatır size.
***
Somaspor cephesinde ise tablo daha netti: “Bir puan iyidir.” Kaleci Eran Şenol’un zaman zaman ağırdan alması, oyunun ritmini düşürmesi bunu açıkça gösterdi. Ancak plan, sahadaki gerçeklikle çok örtüşmedi. Kısa süreli ataklar dışında Menemen’in üstünlüğünü kabullenen bir görüntü vardı.
Emir Şenocak’ın ilk yarıdaki birkaç kaliteli dokunuşu “ışık var” dedirtti ama devamı gelmedi. Muhammed Özkal ise tecrübesiyle ayakta kalan isimlerden birisiydi.
Ömür Pektaş mı? Sahada en çok dikkat çeken ama gol atmasına rağmen en az doğruyu yapan oyunculardan birisi oldu. Futbol bazen sadelik ister; o ise karmaşıklığı seçti. Gereksiz şovlar, anlamsız hareketler… Tribünden gelen tepki boşuna değildi.
***
Maçın içindeki küçük detaylar da aslında büyük dersler barındırıyor.
Sinan Alkaş’ın çizgiye inip kafasını kaldırdıktan sonra arkadaşları çok geride kalmasına rağmen yine de pas atması… Oysa futbol bazen durup beklemeyi gerektirir. Doğru anı kollamadan yapılan her tercih, boşa harcanmış bir fırsattır.
Bir diğer sahne: Kaleci Eran Şenol zaman geçirmek isterken, rakip forvetler Baran Demiroğlu ve Arda Çolak baskı yapıp topu eline aldırıyor… Sonra? Geri çekiliyorlar. İşte bu, futbol aklının eksik kaldığı yer. Baskıyı başlattıysan, sonuna kadar götüreceksin. Kaleci topu tekrardan yere koyup, yeniden üzerine gelmelerini bekledi. Yarım işler, yarım sonuçlar doğurur.
***
Sonuç mu? 2-1’lik bir galibiyet, kağıt üzerinde yazılı bir skor… Ama bu maçın asıl kazananı ya da kaybedeni yok. Sadece bize şunu hatırlatan bir 90 dakika var:
Futbol, anlamını hedeflerden alır. Hedefler bittiğinde geriye sadece alışkanlık kalır. Ve alışkanlık, hiçbir zaman tutkunun yerini dolduramaz.