Sizi temin ederim, okuyacaklarınız aynen yaşanmıştır. Üzerinden biraz zaman geçti ama izler taze.
4 Eylül’de, sabah saatlerinde, Karşıyaka’daki devlet bankalarından birine girdim. “Buyurun” diyerek beni karşılayan ve bankacılık hakkında her şeyi bildiğini hâl diliyle belli eden güvenlik görevlisine “pasaport harcı ATM’den yatırılabiliyor mu?” diye sordum. Aradığım yanıt sadece “evet” ya da “hayır”… Fakat mahir ve münevver güvenlik görevlisi “evet” demekle kalmayıp, eline aldığı küçük not kâğıdına harcı nasıl yatıracağımı tane tane yazmaya başladı. Yetmezmiş gibi yazdığı her şeyi “şöyle yapacaksın, buraya gireceksin, buna basacaksın...” diye desibel desibel okuyor. Türkçe bilmeyen biri görse, güvenlik görevlisi kendinden yaşça büyük birini azarlıyor diye üzülürdü. “İnanın gerek yok. Teknolojiyle aram iyidir, lütfen yorulmayın, hallederim ben…” diye yalvarsam da durduramadım cevval yiğidimi. Yıllardır bu ânı mı bekliyordun mübarek! Elimden tutup ATM’ye kadar yürütseydin bir de… Çaresiz dinledim artık. Daha önce ben yaştaki bazı deneyimsiz ‘amcalar’ sana eziyet etmiş olabilir ama o ben değilim! Not kâğıdını nezaketen aldım, işimi çarçabuk hallettim. Taburelerde oturmuş çay içen insanların önünden geçerken gururluydum. Artık teknolojiye ilgisi kalmamış, yaşı geçkin biri değildim ben. Yol verin delikanlıya!
Henüz 10 adım atmamıştım. Arkamdan “Oktay Bey! Oktay Bey” diye seslenerek koşan nazik bir beyefendi gelip beni durdurdu. Hayran bakışlarıyla gülümsüyordu. “Kusura bakmayın. Bankadaki işinizin bitmesini bekledim. Kitaplarınızı büyük bir zevkle okuyorum. Eşiniz de bizden alışveriş yapar hep. Şurada bir şarküterim var. Sizi görünce kitabınızı imzalatmak istedim.” Elinde bir kalem ve İhsan Oktay Anar’ın “Puslu Kıtalar Atlası” kitabı vardı. “İnanın o ben değilim” dedim. Yüzünde ‘inanmamış’ gibi bir ifade ve gücenmiş, kırılmış, hatta inceden sitemli bir ses tonuyla “kusura bakmayın rahatsız ettim” dedi. “Bakın, yemin ederim ben değilim” dediysem de ifadesi değişmedi. “Ben sizi görünce… Neyse tekrar kusura bakmayın” diyerek gitmeye yeltenirken kolundan tuttum. Çay içenler bize bakıyor. “Lütfen bekleyin” dedim ve çantamdan, şansıma şükrederek, İhsan Oktay Anar’ın “Kitab-ül Hiyel” kitabını çıkardım. “Sizce kendi kitabımı okuyor olabilir miyim?” … Kısa bir sessizlikten sonra mahcup, gülümsedi. Kulağına eğildim “beni televizyonda görmüş olabilirsiniz…” diye başlayan bir cümleyle kendimi kısaca tanıttım ve bir nükteyle gülümsetmeyi başardım; “Beni padişaha benzetseydiniz inanın bu kadar mutlu olmazdım”. Nedense birbirimize sarıldık. Giderken “çok memnun oldum” dedi. Dedim “siz bir de bana sorun!” …
Az önce yaşlı muamelesi gördüğü için üzülen ben, üç beş dakika sonra benden 14 yaş büyük birine benzetilmeme rağmen mutlu oldum. Pasaport harcını yatırır yatırmaz “ruh dışı” seyahatlere çıkmak güzeldi.
Muhabbetle…