Sipariş üzerine dizi veya film senaryosu yazmak zorunda kalan kalemlerin çektiği acıları gördüm. O diziler, o filmler kötü oluyor ve kısacık ömürleri kalabalığın içinde unutulup gidiyor. Bağımsız her senarist, aslında izlemek istediği filmi yazar. Hele bir de filmi kendi çekiyorsa, oyuncular, mekânlar, mevsim tam istediği gibiyse, ortaya gerçekten muhteşem, unutulmaz bir eser çıkıyor.

Yaşarken de bunu arzuluyor insan. Senaryoyu kendi yazsın, oyuncuları, mekânları, coğrafyayı, takvimi kendi belirlesin ve kendi hikâyesini yaşasın istiyor. Fakat “yaşamak” adlı bu filmde, herkesin ve her şeyin kendine ait bir senaryosu olduğu için işler karışıyor. İnsan kendini, kendi filminin senaristi, yönetmeni, oyuncusu, hatta yapımcısı zannederken anlıyor ki aslında, başkasının yazdığı bir senaryoda sadece bir oyuncu aynı zamanda. İster hekim ol ister hasta; bakkalın senaryosunda müşterisin, evladının senaryosunda ebeveyn, siyasi partinin senaryosunda seçmen. Süpermen olarak başladığın güne, Menemen dolmuşunda titreyerek devam edersin.

Rabiş, torun sahibi akranlarına hiç benzemiyor. Öyle hayat dolu, neşeli ve eğlenmeyi seven bir insan ki, kızı ve damadı onu yanlarından ayırmak istemiyor. Alışverişe, gezmeye, uzun seyahatlere bile hep birlikte gidiyorlar. Ufuk ve Yeşim ne zaman bize gelecek olsa, Rabiş de gelsin diye ısrar ediyoruz. O da kırmıyor, geliyor. Bizimle birlikte sohbete katılıyor, anlatıyor, ilgiyle dinliyor... Ona Rabia Teyze demek içimizden gelmiyor. Zaten o da bunu istemiyor. Fakat ne zaman yurt dışında yaşayan oğlu ve küçük torunları gelse, Rabiş birden babaanne oluveriyor. Hareketleri yavaşlıyor, gülüşü olgunlaşıyor, neşesi sakinleşiyor. Çünkü torunlarının senaryosunda o Rabiş değil, babaanne olarak yazılı. Başka şansı yok, rolünü oynuyor. Onlar gittikten sonra tekrar Rabiş olması zaman alıyor.

Bostanlı’dan vapura binerken bilet gişesinin camındaki yansımama baktım. Pek beğendim bu uzun boylu, heybetli, güzel giyimli yakışıklıyı. Dik duruşu, elinde kitabıyla sakin sakin yürüyüşü, özgüveni ve enerjisi harikaydı. Mükemmel bir senaryo, harika bir mekân ve tam aradığım oyuncu işte… Belki de filmim uzun süre devam edecekti, o zibidi "dayı sen geç" diyerek bana yol vermeseydi. Birden değişti denizin rengi… Gitti aktörün havası, geldi öteki senaryonun dayısı…

Herkesin senaryosunda başka bir rolümüzün olması ne yorucu değil mi? Kim olduğumuzun pek bir hükmü kalmıyor bu durumda. Ama hep aynı hâlde kalınca da film sıkıcı bir hâl alıyor. İşin kuralı bu; karakterin dönüşmediği her senaryo sıkıcıdır. Çenem düştü yine. Neyse efendim, hepimiz aynı filmin içindeyiz işte. Küçük aksilikler yüzünden ne kendimi ne de oyuncuları üzecek değilim. Çok seviyorum bu filmi, bu oyunu… İyi seyirler dilerim.

Muhabbetle…