Tarımın başlangıcını belirli bir yere yerleştirmeye veya belirli bir tarihe bağlamaya çalışmak, farklı gelişmeleri tek bir olay gibi görmemize ve başka olayları ise gözden kaçırmamıza yol açabiliyor, tıpkı pek çok konu için de geçerli olduğu gibi. Bitkilerden doğal düzeni modifiye etmek suretiyle daha fazla “verim” alacak veya yaşantısını bu bitkilere bağlayabilecek hale gelme süreci zannedildiğinden daha geniş bir yelpazeye yayılabiliyor.
Geçtiğimiz haftalarda üzerinde durduğumuz Eridu Havzası’ndaki su kanallarının yönetimiyle ilgili 6 bin yıldan öncesine dayanan izler ve Sümer veya Sümer öncesi toplumların 8 bin yıl öncesine uzanan tarım faaliyetleri ile ilişkilendirebileceğimiz yeni bir araştırma, bu kez dünyanın öteki ucundan çıkageldi.
Bu yeni çalışmaya göre, Güney Belize’de bulunan sulak, bataklık tipi alanlarda yaklaşık 6 bin yıl önce mısır yetiştirildiğine dair çok kuvvetli bulgular mevcut. Konunun çarpıcı yanlarından biri ise, bu çalışmanın bilimsel açıdan öncelikli katkılarından birinin, tarımsal üretim alanlarının zamanla nasıl değiştiğini göstermesi ve, dolaylı olarak, bu durumun Mezopotamya’daki bilinçli tarımın başlangıcı varsayabileceğimiz, benzer tarihlerdeki faaliyetler ile karşılaştırmak için kullanılabilme potansiyeli.
Ayrıca, araştırmanın ilgi çekici noktaları arasında bu bölgede uygulanan bir tarım yöntemi göze çarpıyor. Mayaların binlerce yıldır uyguladığı mısır, fasulye ve kabak gibi ürünlerin birlikte yetiştirildiği, sürdürülebilirliği ile öne çıkan bu yöntemde bitkiler birbirini desteklercesine kullanılıyor. Mısır, fasulyenin tırmanması için adeta sırık görevi görüyor, fasulye ortama azot çeker, kabak yaprakları ise toprağı gölgeleyerek nemi koruyor ve bazı yabani otları engelliyor. Bir polikültür örneği olan bu sistemde toprağın verimliliğini kaybetmemesi ve kendini doğal yollarla yenileyebilmesi için gerektiğinde tarlalar birkaç yıl boyunca nadasa bırakılarak dinlendirilebiliyor. Bu yaklaşım Orta Amerika’da hâlâ oldukça yaygın olmasıyla da vasıflarını sergilemiş oluyor.
Araştırmanın ana hatlarına dönecek olursak, analizlere göre Belize’deki bu faaliyetlerden sorumlu toplumlar, yaklaşık 4 bin yıl önce alçak ve sulak arazilerden yüksek yamaçlara yayılmaya başlamış. Sulak alanlar kısmen kullanımda kalmış olsa da, bu bölgelerdeki üretim yaklaşık 2 bin yıl önce, yüksek alanlardaki nüfus artışına ve tarım gelişimine yenilerek ortadan kalkmış demek mümkün. Nüfus artışı ve diğer sebeplerden ötürü uzun yıllardır tercih edilen bu yüksek kesimlerde ise tarım, günümüzde bile verimli olarak sürdürülmekte.
Bu kronoloji, çeşitli kalıntılardan elde edilen örneklerin radyokarbon tarihlemesiyle kurulduğundan ve hangi faktörlerin bu çiftçileri konum değiştirmeye ittiği tam olarak bilinemediğinden dolayı hâlâ bazı soru işaretleri mevcut. Araştırmacılara göre çoğunlukla etkili olmuş olan etmenler, bahsettiğimiz üzere, nüfus artışı ve ayrıca iklim değişimleri.
Tabii ki, gerek Bereketli Hilal’de yaklaşık 12 bin yıl önce başlayan tarıma geçişin erken örnekleri, gerek Çin’deki pirinç yetiştiriminin eski izleri olsun, tüm bunlar bizlere tarım olarak sınıflandırılacak konsepte dair belirlemesi zor limitler sunuyor. Bugün “Bitkisel ve hayvansal ürünlerin üretilmesi, kalite ve verimlerinin yükseltilmesi, uygun koşullarda korunması, işlenip değerlendirilmesi ve pazarlanması.” olarak betimlenen tarımın izlerini aramak gittikçe ilginçleşen bir hal alıyor. Örneğin, Anadolu’daki bilinen en eski “tarım” buluntularını sunan Boncuklu Höyük gibi alanlarda yaşayan toplulukların farklı besin elde etme yöntemlerinin, başka bir coğrafyadaki topluluklara nazaran beslenmelerinde daha değişik oranlarda ve ölçeklerde bulunmuş olabileceği gibi durumlar kesin tanımları zor kılar niteliktedir.
Yakın bir periyotta öne çıkan araştırmalarla ilişkili oldukları için seçtiğim iki zıt alana yerleşmiş Sümer ve Maya toplumlarının tarım olarak “yorumlanabilecek” ilk faaliyetleri vasıtasıyla yapılabileceğini düşündüğüm ilginç bir kıyaslama ise ilk tarım izlerinden ne kadar sonra belirgin bir siyasi örgütlenme ya da büyük merkezlerin oluşumunun görüldüğü olabilir. Nitekim geniş ölçeklerden baktığımızda iki odak kültürde de tarımın çıkışı ile büyük siyasi merkezlerin oluşumu arasında ortalama 3000 yıl olduğunu görüyoruz ki bu da dikkat çekici bir detay.
Bir şeyin kökenlerini veya sıfır noktasını anlamayı, anlam kavrayışımızı üzerine inşa etmek istediğimizden dolayı aramayı asla bırakmayan bizler için tarımın başlangıcı da önemli bir yer tutar. Kimileri için yoğun bir ilgi çekiciliği bulunmayan bu mefhum veya amaç ise, aynı bir yeri sulamak üzere açılan bir su kanalının yoktan su var etmeyişi, ancak olanın yerini değiştirişi gibi, farklı değişkenler tablosunda mutlak bütünden şaşmayan dünya dengesi içinde bizlerin, yine totalde aynı kalan grafiğinde ne zaman, nelerin, nerede ve nasıl ağır basmış olduğunu anlayarak başka zaman dilimlerini ve psikolojimizi anlamamız için belirli bir değer taşır. Avcı-toplayıcıların çoğunlukla göçebeliğe itilişi, göçebelerin “vahşiliği”, göçebe toplumların yerleşik toplumları işgal ederek verimli toprakları elde etmeleri ve ardından kendilerinin yerleşik hale gelmeleri bu döngüye sadece basit bir örnektir ve bu yaşam biçimi türleri, aynı zamanda insanlık üzerinde derin etkileri de olan arketiplerin kökenlerini de oluşturur.