Geçtiğimiz günlerde bu köşede yazdığım köşe yazımda ülke tarımı için yaşamsal konulardan birisi olan tarımda sürdürülebilirlik, tarladan sofraya uzanan tarımsal üretim, gıda ürünleri arz zinciri ve onarıcı tarımı konu alarak konuyu ayrıntılı olarak işlemiş, görüş ve önerilerimi, alınması gereken önlemleri ve yapılması gerekenleri sıralamıştım.
Yaşamakta olduğumuz iklim krizi ve yarattığı olumsuz sonuçları dikkate alarak konu üzerinde inceleme ve araştırmalarımı sürdürürken, Anadolu Ajansı’nın bu doğrultudaki bir dosya haberi üzerinden, hassasiyetine binaen konuyu yeniden irdeleyeceğim.
Çünkü, küresel ölçekte derinleşen gıda krizi, açlık riskinden jeopolitik dengelere, halk sağlığından kaynak yönetimine kadar birçok başlıkta gıdada güvenlik tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor.
Bir başka deyişle küresel ölçekte artmakta olan nüfus, su kaynaklarındaki azalma, iklim değişikliği ve ekonomik eşitsizlikler, gıda güvenliğini sadece bir beslenme meselesi olmaktan çıkararak çok boyutlu bir güvenlik konusu haline getiriyor. Gıda güvenliğinden kasıt, şu anda Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verileri, (Dünyada 850 milyonun üzerinde bir nüfusun yeterince gıdaya ulaşamadığı ve açlıkla karşı karşıya olduğu), ürettiğimiz gıdanın 1.5 milyar tonunu yeterince değerlendiremeyip israf ettiğimiz gerçeğini bize dikte ederken, elimizdeki veriler, bu eğilimlerin devamı halinde 2030 yılında sorunun kalıcı hale gelebileceğini ortaya koyuyor.
Küresel gıda krizinin grafikler ve veriler ışığında incelendiği, Anadolu Ajansı’nın içerikli dosya haberini incelemeyi sürdürüyorum. Dosya haberde açlık ve gıda arzındaki kırılmaların ulusal güvenlik ve jeopolitik dengelerle ilişkisi, ülkemizin bu alandaki konumu ve gıda sistemlerinin halk sağlığı üzerindeki mevcut ve olası etkileri uzman görüşleriyle dikkatlice ele alıyor, gıda güvenliğinin su ve enerji gibi öteki kritik alanlarla olan ilintisini de bütüncül bir perspektifle ortaya koyuyorum.
Köşemi takip eden okuyucularım bileceklerdir. Yazılarımda daha önce, yıllar öncesinde yazmış olduğum aynı konu ile ilgili bazı yazılarıma da atıfta bulunarak konunun güncelliğinin değişmediğine ve çözümün reçetesinin vazgeçilmezliğine vurgu yapar, konuyu yeniden irdelerim.
Geldiğimiz noktada, küresel ölçekte gıda sistemi, ağırlıklı olarak üretimde miktarı artırmaya odaklandığını ve ürettiğimiz gıdanın besin değerini, bunun halk sağlığı ve ekosistem üzerindeki olası sonuçları ile adil dağılım ilkesini göz ardı ettiğinin, her yıl ortalama 600 milyon kişinin güvenilir olmayan gıdadan etkilendiği
ve 420 bin kişinin ise bu nedenle yaşamını yitirdiğinin bilindiği, üstelik bu tahminlerin düşük ve orta gelirli ülkelerde tanı ve bildirim eksikliği nedeniyle daha da yüksek olabilme olasılığının bulunduğu, altı çizilmesi gerekli bir gerçeklik.
Bütün bunlardan sonra son tahlilde diyorum ki; “Bütün bu gerçeklikler ortadayken hem dengesiz beslenme sonucu oluşan ve birçok hastalığa davetiye çıkaran, hem de bulaşıcı hastalıklar kadar tehdidini artırarak devam ettirmekte olan obezite gibi küresel halk sağlığı sorununun önlenmesi, hem de gıda arzını oluşturan ve tarladan sofraya ekim, hasat, işleme, taşıma ve satış aşamalarının meydana getirdiği zincirde doğabilecek gıda maddesi üretim zayiatının önlenebilmesi çok önemli. O nedenledir ki, “Konu ile ilgili çok sıkı ve ortak önleyici koşulları oluşturmamız şart”.