Bu köşedeki yazılarımı takip eden okuyucularım benim su ve toprak konusundaki hassasiyetimi bileceklerdir. Bana göre suyu korumak geleceği korumaktır.

Geçtiğimiz günlerde benim de katılımcısı olduğum ve iklim krizinin derinleşmesi, yağış rejimlerinin değişmesi ve su kaynaklarının üzerindeki baskının artmasıyla birlikte su güvenliğinin sürdürülebilir kalkınmanın en kritik başlıklarından birisi haline geldiği gerçeğinin ana fikir olarak işlendiği, geniş katılımlı bir toplantıda, kamu kurumlarından yerel yönetimlere, özel sektörden akademi dünyasına ve sivil toplum kuruluşlarna kadar tüm paydaşları ortak hareket etmeye çağıran Uluslararası Sürdürülebilir Kalkınmada Kadın Derneği (USKD) Yönetim Kurulu Başkanı Ayla Alkan, özellikle İzmir’in karşı karşıya olduğu kuraklık, yeraltı sularındaki tuzlanma riski, tarımsal üretimde artan su ihtiyacı ve iklim değişikliğinin doğal kaynaklar üzerindeki baskısının artık, günü kurtaran çözümlerle yönetilemeyeceğini vurgulayarak, “Su olmadan sürdürülebilir kalkınmadan, sağlıklı tarımdan, güvenli gıdadan, güçlü ekonomiden ve yaşanabilir kentlerden söz edemeyeceğmiz gerçeği ortadayken suyun yalnızca bir doğal kaynak değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve stratejik bir güvenlik meselesi olduğunu söylüyor ve konunun altını kalın çizgilerle çiziyordu.

İzmir’in son yıllarda yaşadığı su stresi, su kaynaklarının korunmasının önemini çok açık bir şekilde bize gösteriyor. İZSU’nun son verileri, İzmir’e hem içme suyu, hem de tarımsal sulama anlamında su sağlayan en büyük barajı olan Tahtalı Barajı’nın güncel doluluğunun yüzde 47.95 olduğuna işaret ediyor. Bu durum, önceki yılın aynı dönemine göre önemli bir toparlanmayı gösterse de, su güvenliğinin yalnızca baraj doluluk oranlarıyla ölçülemeyecek olması, yaşadığımız kent İzmir’de, özellikle yeraltı su kaynaklarının bugünkü durumu ve geleceğine ilişkin risklerin de yakından takip edilmesinin gerektiği ayrı bir vakıa.

Toplantıda aldığım notların devamına bakıyorum, USKD Yönetim Kurulu Başkanı Alkan açıklamalarının devamında, İzmir’de, Bergama’dan Selçuk’a uzanan kıyı şeridindeki akiferlerde deniz suyu girişi ve tuzlanma riskinin, iklim kriziyle birlikte daha fazla önem kazandığına dikkati çekerek özellikle yeraltı su kaynaklarının geleceğine ilişkin risklerin de yakından takip edilmesi gerektiğini, İZSU ve İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü tarafından desteklenen proje kapsamında kıyı bölgelerindeki yeraltı sularının dijital sistemlerle izlenmesi ve erken uyarı mekanizmalarının geliştirilmesinin planlandığını hatırlatarak bu tür bilimsel çalışmaların daha da yaygınlaştırılmasının zorunluluk olduğunu belirtiyordu.

“Su olmadan sürdürülebilir kalkınmadan, sağlıklı tarımdan, güvenli gıdadan, güçlü ekonomiden ve yaşanabilir kentlerden söz etmek mümkün değil. Su, yalnızca bir doğal kaynak değil, aynı zamanda ekonomik, sosyal ve stratejik bir güvenlik meselesi. Buna göre İzmir’in bugün attığı adımlar, yarının su güvenliğini belirleyecek”, kentin su kaynaklarının korunması için yalnızca yeni su kaynakları aramanın yeterli olamayacağı, mevcut kaynakların korunması, özellikle tarımda vahşi sulamadan tamamen vazgeçilerek damla sulama sisteminin yaygınlaştırılarak tüketimin azaltılması gerektiği bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor.

Ve son tahlilde diyorum ki, “Su yönetimini sadece belediyelerin görevi olarak görürsek büyük resmi kaçırmamız mümkün. Çünkü su, tarımdan sanayiye, turizmden gıdaya, kentleşmeden enerjiye kadar ekonominin tamamını ilgilendiriyor. Bu nedenle merkezi yönetim, yerel yönetimler, sanayi kuruluşları, tarım sektörü, üniversiteler, meslek örgütleri, sivil toplum ve vatandaşlar aynı hedef doğrultusunda hareket etmek zorunda. Çünkü artık, suyu kullanan değil, aynı zamanda suyu koruyan bir kalkınma modelini konuşmak gibi bir mecburiyetimiz var, işin özü bu”.

Daha sonraki yazılarımda gene aynı konu üzerinde yapacağım detaylı tahlillerle önemine binaen konu ile ilgili irdelemelerimi sürdüreceğim.