Korku filmi izlerken neden garip bir heyecan duyarız?
Korku filmlerini seven insanlar bunu anlatmakta zorlanır…
“Sadece eğlenceli” derler ya da “adrenalin hissi” diye geçiştirirler. Ama bu kadar basit bir şekilde açıklanamayan detaylar vardır. Milyonlarca insan her yıl o karanlık salonlara koşuyor, ekranda gördüklerinden irkiliyor ve çıkarken bir dahaki sefere ne izleyeceklerini merak ediyor. Peki neden?
Psikoloji buna ilginç bir cevap veriyor. Korku filmi izlerken beyin gerçek bir tehlike yaşandığını sanır; kalp hızlanır, adrenalin yükselir, kaslar gerilir. Beyniniz tehlike alarmı veriyor ama bedeniniz güvende. O ikisi arasındaki gerilim garip bir zevk yaratıyor. Korkarken gülümsemenizin sebebi bu.
Carl Jung’un gölge kavramı ise çok daha derin bir açıklama sunuyor. Her insanın bilinçdışında bastırılmış bir karanlık taraf var; öfke, korku, ölüm düşüncesi. Toplum bu tarafları bastırmamızı söylüyor. Ama o gölge yok olmuyor. Korku filmleri o gölgeyi ekrana taşıyor. Canavarlar, hayaletler, karanlık… Bunlar aslında insanın kendi içindeki korkuların dışa vurumudur Perdede o karanlığı izlemek, kendi gölgemizle güvenli bir mesafeden yüzleşmek gibi…
Korku sineması bu yüzden en eski türler arasındadır. 1922’de Nosferatu’da Count Orlok’un o uzun gölgesi merdivenlerde süzülüyordu. 1960’da Hitchcock Psycho ile korkunun bambaşka bir boyutunu keşfetti. Canavar dışarıda değil, içimizde olabilirdi. Rosemary’s Baby, The Shining, Hereditary her dönem kendi korkusunu perdeye taşıdı. Ama hepsinde aynı dürtü var: İnsanın karanlığı görmek istemesi.
Belki de en tuhaf nokta şu: Korku filmlerini izlemeyenler bile o çekimi bir şekilde hissediyor. Çünkü korku evrensel. Ama filmleri izlerken duyduğumuz heyecanın altında başka bir şey var; kendi gölgemizle karşılaşmanın tuhaf rahatlığı.