Çok sevdiğiniz bir oyuncuyu düşünün. Peki ya o oyuncu hiç var olmadıysa?

2002 yapımı Simone tam da bunu anlatıyordu. Al Pacino’nun canlandırdığı yönetmen Viktor Taransky, başrolündeki oyuncusuyla anlaşmazlık yaşayınca çaresiz kalır ve bilgisayar başına geçer. Simone adını verdiği dijital bir oyuncu yaratır. Tamamen yapay, tamamen kurgu. O yapay yüzü gerçekmiş gibi dünyaya sunar.

Bundan sonrası çok ilginç bir yere gidiyor. İnsanlar Simone’u görür, izler ve sever. Kimse sorgulamaz. Aksine onu yüceltmeye başlarlar; röportajlar istenir, fotoğraflar istenir, hayran kitlesi oluşur… Bunun üzerine Taransky panikler. Çünkü düşündüğünün tam tersi olmuştur. “Anlaşılacağım, yargılanacağım” diye korkarken herkes ona tebrik mesajları gönderir. Gerçek olduğuna inanırlar.

Beni en çok düşündüren nokta buydu. İnsanlar Simone’a dokunamıyor, setini kimseyle paylaşmıyor, röportajlarını kimse yüz yüze yapamıyor. Ama bu sorgulanmıyor bile. Çünkü yıldızlar zaten hep böyleydi. Seyirciye çok yakındı ama dokunulmazlardı. Simone’un yapay olması o kalıba o kadar oturmuş ki kimsenin aklına “bir dakika” demek gelmemişti.

2002’de bu film çekildiğinde yapay zeka bu kadar gündemde değildi. Ama şimdi baktığımda çok farklı hissettiriyor. Bugün deepfake var, yapay zeka sesleri var, dijital olarak yaratılmış yüzler var. Simone o dönemde bir senaryo gibi görünüyordu. Şimdi ise çok tanıdık bir his veriyor.

Peki asıl soru şu: İnsanlar neden bu kadar kolay inanıyor? Belki de gerçekliği kontrol etmek istemiyoruz. Sevdiğimiz bir şeyin var olmasını istiyoruz. Gerçek mi değil mi, o soruyu sormak istemiyoruz. Simone’u sevenler de sorgulamadı. Ve belki de en ürkütücü detay buydu.