İnsanların sağlık ve iç veya dışa bağlı tatminlik arayışı yüzünden sürekli evrimleşen bir umut tacirliği misali yaklaşımlar, bilimsel anlayış kapasitesi ilerledikçe bile bazen bu sayede varılabilecek mantıklı özümsemelerden ziyade, yüzeysel ve ardı düşünülmemiş önerilere indirgenebiliyor. Fayda ve zarar ilişkisi amaca göre çarpıtılabiliyor, bazı detayların üstü örtülebiliyor ve modern yaşamın temposunda aradığı bilgiyi incelemeye ya da bilgiyi sorgulamak üzere efor sarf etmeye fırsat ve kaynak bulamayan bireylere altın kaplamalı bir tepside sunuluyor. Yapay ve yalan arasındaki ayrımın gittikçe daraldığı online mecralardaki bilgi şişkinliği ve manipülasyonu toplum kanaatini kapsamlı bir şekilde ister istemez etkiliyor, insanlık ise içinde taşıdığı değer ve yöntemlerle arasındaki, inşası uzun zamandır sürmekte olan duvara yeni taşlar ekliyor. Kökümüzde ne ve nasıl olduğumuzun günlük hayatın geldiği noktaya uygun olup olmadığı ve doğal olanın beşerî sahnedeki dünya üzerinde bir önemi olup olmadığı konuları genellikle soyut ve uğraşılmak istenmediğinde kenara atılıp bir sonraki tartışmaya kadar unutulabilir hale gelmişse de, bazen köklerimize uygun konseptlerin bilimsel çalışmalarca ortaya çıkanlar ile uyuşabiliyor olması, bilinçaltımızda bir kıvılcımın oluşmasına olanak veriyor ve içgüdüsel bir mantık anlayışına kaynak olabilme özelliği taşıyor.
Bu duruma örnek teşkil edecek yeni bir çalışma ise Japonya’daki Chiba Üniversitesi ve Çin’deki Zhengzhou Üniversitesi’nden araştırmacılar öncülüğünde ortaya konuldu. Araştırmacılar sağlık ve fitness bağlamında dönem dönem gündeme gelişi ve özellikle son 10 yılda sosyal medyada yaygınlaşmasıyla akıllara yerleşmiş olsa da doğada normal olarak yaşanan tempoları simüle etme yöntemlerinden biri olan aralıklı oruç tipi beslenmenin stres ve beyin üzerindeki etkilerini inceledi.
Çalışmada fareler bir süreliğine kronik strese maruz bırakıldı ve grubun bir kısmı normal şekilde beslenirken diğer kısmı ise aralıklı oruç düzenine uygun beslendi. 14 gün süren bu koşulların sonuçları hem fiziki hem de kimyevi testler ile incelendi. Normal beslenen deneklerde kronik stres kaynaklı depresyon benzeri davranışlar gözlemlenirken aralıklı oruç düzenine uygun beslenen deneklerde gözlemlenen depresyon belirtileri belirgin derecede daha az olarak kayda geçti. Yüzme testi ve ilgi bazlı bu testler haricinde en dikkat çekici bulgu ise beslenmenin kronik stresin beyindeki miyelin yapısına zarar verişi üzerindeki etkisi oldu. Sinir hücrelerinin uzantılarını saran ve beyin içindeki sinyal iletimini hızlandıran koruyucu bir tabaka olan miyelinin kronik strese maruz kalma durumunda beynin duygu düzenleme ve hafıza gibi konularda görev yapan bölgeleri arasındaki iletişimi sağlayan alanlarında azaldığı gözlemlenirken bu kaybın aralıklı oruç grubunda önemli ölçüde minimalize olduğu fark edildi. Aralıklı oruç grubunun bağırsak mikrobiyomundaki bazı faydalı bakterilerin arttığı ve bu bakterilerin bir grubunun miyelin sağlığı ile ilişkilendirildiği de belirtildi.
Bu bulguların insanlar üzerinde de görülüp görülmeyeceği henüz bilimsel olarak netleşmemiş olsa da aralıklı oruç tipi beslenmenin doğadaki yeri göz önünde bulundurulduğunda bazı ihtimaller daha da anlamlı hale geliyor.
Doğal çevrede birçok canlı, kesintisiz gıda erişiminden ziyade besin bulma ve besinsiz kalma dönemleri arasında değişen bir ritim içinde yaşamaktadır. Av bulma ve yakalama ya da farklı besin kaynaklarını arama faaliyeti bir aç kalma süresi oluşturur ve doğal tempo bu şekilde süregelir. İnsan, bu bağlamda diğer canlılar gibi avlanma süresi ve aç kalma durumunda maksimum hayatta kalma süresine bağlı bir grafiğe yerleştirilebilir. Beynimizin oldukça yüksek miktarda kalori tüketmesi ve boyutlarımız göze alındığında teknik gelişmelere varılana kadar gündelik bir aralıklı oruç düzeninde yaşanmış olabileceğine dair çıkarımlar çoğunluktadır. Bu da biz ve bize benzer canlılar için en kritik vaktin avlanma süreci olmuş olduğunu ve açlığa bağlı problemlerin tepe noktasının da avlanma süreciyle çakıştığını gösterir. Bahsettiğimiz araştırmada öne sürülen miyelin korunması ve strese bağlı etkilerin bu şekilde beslenme durumunda çok daha az görülmesi belki de yapımızın avlanma ve açlık koşullarına uygun olarak gelişmiş olması olabilir.
Aralıklı oruca veya avcı toplayıcı yaşam tarzına bir kanun gibi bakmak ve bu konsepti de dogmatik biçimde modern dünyaya aşılamaya çalışmak yerine beden ve zihnimizin doğal kökenlerini anlamanın insan yapısının geçmişten taşıdığı biyolojik özelliklerin fark edilmesi ve üstlerindeki perdenin kaldırılabilmesi için bir örnek olarak görülmesi makul bir yaklaşım sayılabilir. Açlık, stres, beyin yapısı ve bağırsak mikrobiyomu arasındaki ilişkinin aynı çerçevede buluşması, sağlığın tek bir davranışa ya da trende indirgenemeyecek kadar katmanlı olduğunu gösterirken, aynı zamanda mantık kapsamındaki basit değişimlerin kompleks ve kuvvetli etkileri olabileceği fikrini de destekliyor diyebiliriz.