İnsanlık tarihini anlamaya çalışırken hem iç hem de dış mecralara bakarız: doğaya, taşlara, mağara duvarlarına bırakılmış izlere veya daha önceki yazılarda bahsetmiş olduğumuz gibi zihin ve bedenimizce taşınan miraslara. Son günlerde yayımlanan iki farklı araştırma, zıt kutupların incelenmesiyle birbirini kuvvetlendirecek bu iki açının da sandığımızdan daha karmaşık olduğunu gösteriyor olabilir.
Öncelikle, Galler’in güneyindeki Gower Yarımadası’nda yer alan Bacon Hole Mağarası’nda “yeniden” keşfedilmiş olma unsuru ile de dikkat çeken bazı çizimlerin incelenmesinden söz edeceğiz. Bu mağara duvarlarındaki kırmızı çizgiler ilk defa 1912’de fark edilerek kayıt altına alınmış olmalarına rağmen, sonrasında doğal mineral lekeleri olarak yorumlanmaları nedeniyle günümüze dek unutulmuş ve âtıl kalmış halde gelmişler demek mümkün. Son yıllarda başlatılmış incelemelerde araştırmacılar, yüksek çözünürlüklü görüntüleme, renk güçlendirme algoritmaları ve farklı spektroskopi teknikleriyle bu izleri yeniden değerlendirdi. Elde edilen bulgular, izleri oluşturan kırmızı pigmentin “hematit” temelli boya olduğunu ve insan eliyle uygulanmış olabileceğini gösteriyor. Bu tip boyanın hususi olarak kullanıldığına dair parmak hatları ve boya dağılımı izleri, fikri destekleyen en yadsınamaz gözlemler arasında. Mağara duvarı üzerindeki kalsit tabakalarının uranyum-toryum yöntemiyle tarihlendirilmesi ise bu izlerin yaklaşık 17 bin yıl öncesine, Geç Üst Paleolitik döneme uzanabileceğini gösteriyor ancak mağara duvarındaki su damlamalarından dolayı farklı dönemlere tarihlenen tabakalar da mevcut olduğundan bazı soru işaretleri de doğuyor. Buna rağmen araştırmacılar 15 ile 16 bin yıl öncesine dayanan bir tarihlemenin şu anki en sağlam çıkarım olduğunu belirtiyor. Bu araştırma Bacon Hole’un yer aldığı kıyılardaki sayısız mağaranın içinde nelerin gizli olabileceğine dikkat çekerken aynı zamanda modern tekniklerin objektif bir yargılama ile âtıl kalmış ve yanlış yorumlanmış bulguları nasıl değerlendirebileceğini de bizlere anımsatıyor.
Bu araştırmanın açtığı farklı kapılardan bir tanesi ise çok disiplinli bir çalışma olmadan çözmesi oldukça zor olan bulmacanın yıllar sürecinde nasıl oluştuğunun bize kazandırabileceği perspektif: mağara duvarındaki pigmentin organik madde içermemesinden dolayı tarihlemelerin taşın üstündeki katmanlar ve farklı noktalardan alınan örneklerin incelenmesi ile hesaplanırken farklı sonuçların elde edilmesi, aynı zamanda boyanın beşerî bir uygulama olup olmadığını anlamak için kullanılan birçok diğer metodun birlikteliği. Gözle görünenin aldatıcı olabileceği, zamanın etkisiyle eski katmanların üstünün örtülüp dikkatsiz bir çalışmaca erken tarihlere aldanılabileceği gibi durumların ortaya çıkma potansiyelini anlamak mümkün.
İkinci araştırma ise geçen haftaki yazıda bahsettiğimiz “damarlarımızda akan kanın milyonlarca yıl öncenin izlerini taşıyor olması” konseptine soyut da olsa benzerlik taşıyan bir konuyu ele alıyor: geçmişin yalnızca taşlarda ve atalarımızın dış dünyaya bıraktığı izlerde değil, bugün yaşamakta olan canlı bedenlerde de beklenmedik biçimde saklanabileceğini genel olarak oturmuş kanıları esnetecek bulgularla öne süren bu araştırma, genetik aktarım hakkında ilginç sonuçlara varıyor.
Fareler üzerinde yapılan bu yeni çalışma, bazı epigenetik işaretlerin uzun yıllardır biyoloji eğitiminin temelinde olan klasik Mendel kalıtım kurallarına tam olarak uymadığını ortaya koyuyor. Bilindiği üzere DNA değişmeden kalsa da genlerin işlevleri değişebiliyor ve bu da epigenetiğin temelini oluşturuyor. Araştırmada incelenen epigenetik kalıtım örüntülerinin yaklaşık yüzde 7’sinin beklenenden farklı davrandığı, oldukça fazla nadir kalıtım olayı görüldüğü ve memelilerde doğal olarak oluşan ilk “paramutasyon” örneklerinden birinin tespit edildiği bildirildi. Araştırma kapsamındaki şaşırtıcı durumları en iyi şekilde gösteren örneklerden biri anne ve babada olmayan bir metilasyonun yavruda gözlemlenmesi oldu ve daha iyi anlaşılması gereken farklı aktarım sistemlerinin mevcut olduğuna dair şüpheler bu nedenle arttı. Bu bulgular ne Mendel genetiğinin çöktüğü ne de insan genetiğinin tamamen çevre tarafından modifiye edilebildiği anlamına geliyor, ancak “Görünmez bağışıklık” adlı yazıda bahsetmiş olduğumuz epigenom ve bağışıklık sistemi ilişkisine farklı bir katman ekliyor. Araştırmacılar ise genetik ve epigenetiğin hastalık risklerinin araştırılmasında beraber incelenmesinin yaygınlaştırılmasının önemini vurguluyor.
Hem mağara duvarındaki çizimler, hem de DNA üzerindeki kimyasal işaretler, geçmişin basit bir kayıt değil, çevreden sürekli etkilenen ve katmanlarını at gözlüğüyle bakarmışçasına aralamanın eksikliklere sebep olabileceğinin gitgide daha da bariz kılındığı bir hafıza olduğunu ve bu hafızanın bugünümüzü de etkilediğini ortaya koyuyor.