Günlük hayatın koşuşturması bir kenara bırakılabilindiğinde, küçük bir sorgulama veya anlam arayışı kıvılcımıyla doğan girdap, gerçeklik, benliğimiz ve varoluşumuz hakkındaki ilginç fikirlerin daimi bir çelişki döngüsü oluşturması vasıtasıyla bizleri içine çeker. Binlerce, hatta belki de milyonlarca yıldır bilinç sahibi atalarımızca da sorulan veya üzerine düşünülen sorular, köklerinde değişmeden günümüze kadar gelmiş sayılabilir. Çözümsemesi güç, zıt kutuplar arasında boğulan veya paradoksal yapıda olan temel sorular akıl ve ruhumuzu kurcalayan ögeler olarak bizlere eşlik etmeyi uzun zamandır bırakmamış olan meselelerdir.
Bu gibi konular, pratikteki gidişatın yükümlülüklerince kenara itilebilseler de, bilimsel ve ruhani konuların kapsamlı etkiler yaratabildiği dünyamızın farklı dönem ve noktalarında oldukça etkili olmuş durumların merkezinde veya perde arkasında yer almışlardır ki, hepimizin atomik olarak bakıldığında aynı varoluş yolculuğundan gelen parçacıklardan veya popüler bir sözdeki gibi “yıldız tozundan” oluştuğumuz konsepti ve benzeri fikirler, bazı şeylerin önemsizliğini öne çıkarabilirken, kimilerini de bütünsel bir birlik ve barış anlayışına itebilmektedir diyebiliriz.
Tabii ki bahsettiğimiz yaklaşımlar soyutluklarından ötürü toplum bilincinde ulaşabilecekleri tam kapasiteye erişemiyorlar ancak bu mefhumu yansıtabilecek, yadsınamaz derecede hayatımıza entegre bir parça hakkında yapılan yeni bir araştırma, bizleri yaşadığımız gezegene ve ortak geçmişimize daha da derinden bağlanmaya itebilir.
Kan, yaşam ve ölüm arasındaki bağlamın güçlü bir üyesi, aktarılmak istenenin hem damarlarımızdaki hem de kalıtımımızdaki taşıyıcısı olmasıyla sembolik ve gerçek varlığıyla her günümüzün merkezindedir. Hayatta kalmamızı sağlayan majör fonksiyonlardan, farkına varamadığımız kompleks bağışıklık sistemimize kadar pek çok şey kan tabanlı sistemimiz üzerine kuruludur.
Kyoto Üniversitesi araştırmacılarının yeni bir çalışması, her birimizde mevcut olan bu sıvıyı oluşturan kan hücrelerinin hikâyesinin insan bedeninden çok daha geriye, yaklaşık 700 milyon yıl öncesine götürülebileceğini ortaya çıkardı. Araştırmaya göre modern bağışıklık sistemimizin bazı temel hücreleri, tek hücreli canlılardan miras kalan genetik izleri taşıyor demek mümkün.
Araştırma için çok sayıda farklı hücre ve hayvan tipi arasındaki gen ifade örüntülerini karşılaştırabilen bir yöntem geliştirildi ve bu sayede kan hücrelerinin soyları analiz edilebilir kılınırken, ayrıca kan hücreleri ile tek hücreli canlılar arasında da karşılaştırmalar gerçekleştirildi. Elde edilen bulgular ışığında insan kan hücreleri içinde tek hücreli organizmalara en çok benzerlik gösteren grubun “makrofajlar” olduğu belirlendi. Bu bulgu, ilk kan hücrelerinin zararlı mikropları ve hücresel atıkları yutan makrofaj benzeri hücreler olabileceği fikrini ön plana çıkardı.
Çalışma ayrıca FOS geni olarak adlandırılan genin 700 milyon yıl önceki tek hücreli bir ataya kadar izlenebildiğini, bağışıklık tepkilerinde ve alerjik reaksiyonlarda rol oynayan mast hücrelerinin makrofajlardan, bağışıklık sisteminin hastalık kaynaklarına karşı savunmasında görev alan erken T hücreleri ve oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin ise mast hücrelerinden evrimleşmiş olabileceğini öne sürdü.
Özetle araştırma, modern kan ve bağışıklık sistemimizin, milyonlarca yıl önceki tek hücreli atalardan miras kalan eski gen izlerini hâlâ taşımakta olduğunu ortaya koyuyor ve geçmişin yalnızca taşlarda, fosillerde ya da kazı alanlarında saklı olmadığını, damarlarımızda da dolaştığını hatırlatıyor.