İnsanlık tarihinden bahsedilirken tarım çoğu zaman keskin bir dönüm noktası gibi kabul edilir. Avcı-toplayıcı vasfıyla adlandırdığımız ve “kolay” sınıflandırma için belirli bir kefeye sıkıştırdığımız insanların doğada hazır buldukları şeyleri tükettiği, ardından da bir anda toprağı işlemeye başlayarak yerleşik hayata geçtiği düşünülür. Oysa yeni arkeolojik veriler, bu geçişin çok daha uzun ve kademeli olduğunu gösterebiliyor. Ani katastrofik olaylar veya dönüm noktaları olduğunda bile sıralı, uzun vadeye yayılmış değişimler gösteren geçmişi incelerken, net çizgiler bazı konuları anlamayı kolaylaştırmak için kullanılabilse de mantığa aykırı veya yabancı gelen durumların doğuşuna olanak verebiliyor.
Max Planck Jeoantropoloji Enstitüsü öncülüğünde yürütülen bir araştırma, Sri Lanka’nın güney batısındaki tropik yağmur ormanlarında yer alan bazı arkeolojik alanları inceledi. Yaklaşık 20 bin ila 3 bin yıl öncesine tarihlenen insan ve hayvan kalıntıları üzerinde yapılan analizler, bölgede yaşamış olan bireylerin bitki tüketiminin tarıma geçişlerinden binlerce yıl öncesinden belirgin bir artışa uğradığını ortaya koyuyor. Yani, izotop verileri, zaman içinde bitkisel kaynaklara olan bağımlılığın arttığına işaret ediyor.
Önceki aylarda değinmiş olduğumuz bir diğer beslenme odaklı araştırmada Mezopotamya’nın bugünkü kurak coğrafyasında yer alan Abu Tbeirah alanında kullanılmış olan çinko izotopu metodu, oldukça farklı bir coğrafya olan Sri Lanka’nın alçak rakımlarında da kullanıldı ve kalıntılara ait diş mineleri detaylıca incelendi. Diş minesi, zamana karşı dayanıklılık gösteren sert bir doku olduğundan eski beslenme alışkanlıkları hakkında önemli ipuçları verebiliyor. Çinko izotopu tabanlı diş enameli (minesi) inceleme metodunun yağmur ormanları gibi güç bir coğrafyada yaşayan bir toplumun bitkileri farklı nedenlerden çiğnemesi, ya da dişlerini bitkiler ile temizlemiş olma ihtimali gibi faktörlerden büyük ölçüde etkilenmeyeceğini belirtmek bu bağlamda oldukça önemli, çünkü diş minesi, oluşmakta olduğu dönemde vücuda alınan elementlerin kimyasal izlerini taşır ve oluştuktan sonra kemik gibi sürekli olarak yenilenmez. Bu yüzden bitki çiğnemek veya bitkiyle diş temizlemek, diş yüzeyinde iz bırakabilir ama mine içindeki çinko izotop oranını kolayca değiştiremez.
Çalışmanın sonuçları, bölgede yaşamış olan eski insanların ne tamamen etçil ne de tamamen bitkisel beslendiğini gösteriyor. Bu nedenle iki tür besin kaynağının da kullanıldığı karma bir beslenme düzeninin var olmuş olduğu yönünde bir çıkarım yapmak mümkün. Ancak önemli bulgu ise zamanla bitkilerin beslenmedeki payının artmış olduğunun gözlenmesi ve bu artışın bizlerin belirlediği kıstaslardaki bir tarım devrimiyle bağlantılı olmayışı.
Bu bulgular ışığında, “tarım devrimi” fikrinin yeniden düşünülmesi için oldukça kuvvetli sebepler ortaya çıkmış oluyor. Tarım daha önce pek çok kez bahsettiğimiz gibi belki de bir anda ortaya çıkan bir icat veya ani bir devrim değil, daha doğal bir geçiş süreciydi. İnsanlar önce bitkileri tanıdı; hangi mevsimde olgunlaştıklarını, hangilerinin yenilebilir olduğunu, hangilerinin saklanıp korunabildiğini öğrendi ve bu bilgi kuşaktan kuşağa aktarıldı. Tarım öncesi toplumlarca yapıldığı tahmin edilen kimi yapıların astronomik bağlantılarına ilişkin teorilerin ve Taş Tepeler bölgesindeki alanların dönemsel ve ritüelistik olarak kullanılmış olabileceğine dair bulguların, insanların bilgi aktarımı ve çevre ile göklerin kendi yaşantıları üzerindeki etkileri hakkında belirli bir bilince sahip olduğunu gösteren ögeler arasında olduğuna da değinerek bu konu hakkındaki alternatif fikirlerin incelemeye değer olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca Japonya’daki Jomon topluluklarının, tarım toplumuna dönüşmeden önce bile çevrelerindeki bitki kaynaklarını uzun vadeli biçimde yönetebiliyor oluşları ve buna örnek olarak Sannai-Maruyama alanında kestane ağaçlarının tahta/kereste elde etmek amacıyla seçilerek ekilmiş olduğuna dair bulguların varlığı, tarım öncesi toplumların doğayı pasifçe tüketmediğini ve sabit bir alanda yaşayabildiğini gösteren güçlü örneklerden. Dolayısıyla tarımın kökleri yalnızca toprağı işlemekte değil, doğada tekrar eden işaretleri beslenme ve hayatta kalma bilgisine dönüştürme becerisinde de aranmalıdır demek mümkün.