Ülkemizin ev sahipliği yapacağı, küresel iklim politikaları açısından önemli bir buluşma olacak, uzmanların ve sivil toplum temsilcilerinin iklim değişikliğiyle mücadele ve sürdürülebilir bir gelecek için ortak çözümlerin tartışılacağı, iklim krizine çözüm aranacak bir arena olacak olan, sadece emisyon azaltımının değil, kentlerin sel, kuraklık ve sıcaklık gibi risklere karşı nasıl dayanıklı hale getirileceği ve bunun için de hangi finansman kaynaklarına erişileceği konularının tartışılıp bir sonuca varılmak isteneceği “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı COP 31” bu yıl 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında ülkemizde Antalya ilimizde düzenlenecek.

Türkiye’nin başkanlığında, öncelikli gündemi su güvenliği, gıda krizi, iklim finansmanı ve dayanıklı tarım ürünü üretim sistemleri gibi öne çıkan konuların olacağı, 190’dan fazla ülkeden on binlerce katılımcıyla küresel iklim krizi, sera gazı azaltımı ve yeşil dönüşüm hedeflerinin belirleneceği, Paris Anlaşması’nın hedefleri doğrultusunda küresel sıcaklık artışını sınırlama ve iklim değişikliğiyle mücadele politikalarını güçlendirmenin ön plana çıkarak tartışılacağı bu konferansta, önümüzdeki 30 yılda sel riskini, kuraklığı ve insan yaşamının ana kaynağı ve son derece sınırlı olan bir kaynak olan, bu nedenle üzerinde hassasiyetle durulması gereken konu su stresini nasıl yöneteceğimizi konuşacağımız gibi konularda iklim politikalarını doğrudan etkileyecek kararlar alınacak.

İklim krizi sürekli bir değişim dönüşüm içinde. İklim krizi nedeniyle aşırı kuraklık ve aşırı yağış arasında gidip gelen sarkaç artık bizim yeni normalimiz. Gün geçmiyor ki, sel ve taşkınları, tarım alanlarının, ekili alanların, kent merkezlerinde insanların yollarda mahsur kalmalarını, bir yandan da kuraklık ve susuzluğun yaşamımızda yaptırdığı değişiklikleri konuşuyoruz. Bu da bize gösteriyor ki, iklim krizi artık bilim insanlarının sadece gündeminde değil, yaşamımızın tam da içinde.

Yaşamakta olduğumuz bu iklim krizi ve bunun sonucu oluşan kuraklık, sürdürülebilir tarımın, çevreci üretimin önemini, sürdürülebilir tarım yapabilmek adına yapıcı bir fikre dört elle sarılmamız gerektiğini, biyolojik çeşitliliği korumak adına doğayı çok verimli kullanmamızın zorunluluğunu, en verimli tarım topraklarımızı betona boğmayarak, betonlaşmasına ön ayak olmayarak bir daha geri dönülmemek üzere tarımdan koparmamamız gerektiğini, anlamış olduğumuzu umarak;

“Sorun da belli, çözüm de. Ormanlarımızı kesmeyelim, orman yangınlarını engelleyelim, orman yangınlarına neden olmayalım, en küçük ihmallere göz yummayalım, kentlerimizi düzenleyelim, yeşil kentler oluşturalım, kentleşmeyle ilgili altyapı çalışmalarını yerine getirelim.

Çünkü, hem ülke, hem de evren adına geldiğimiz nokta çok kötü, çocuklarımıza rahat nefes alabilecekleri, yaşayabilecekleri bir doğa ve dünya bırakmak boynumuzun borcu olmalı” diyorum.