Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, insan genetiği ile dil çeşitliliği arasındaki ilişkiye dair şaşırtıcı ve ilk bakışta mantığa ters, ancak içgüdüsel bir anlayışça kavranabilir bir durumu ortaya koydu.
Çalışmaya göre genetik çeşitliliğin yüksek olduğu veya çok kültürlü yerlerde, yani tarih boyunca göç ve pek çok sebepten nüfus karışımı yaşamış bölgelerde, diller yapısal olarak birbirine daha çok benzemekte, ki bu da ilk reaksiyon olarak daha çok dilin toplanmış olduğu yerde, dillerin daha da farklılaşacağı ve kendi içlerinde izole kalacağı konseptiyle ters düşmekte. Buna karşılık olarak da, genetik çeşitliliğin düşük olduğu izole topluluklarda dil yapılarının daha büyük farklılıklar gösterebiliyor olduğu gibi ilginç bir sonuca varılmış oldu.
Başta bu durumun uzmanlar ve araştırmacılar için çelişkili görünmüş olmasının en büyük kaynağı, fazlalaşan insan hareketliliğinin artan bir kültürel ve dilsel çeşitlilik yaratması beklentisi. Ancak araştırma, kültürel temasın genetik çeşitliliği artırırken diller arasında benzerlikleri de yaydığını gösteriyor. Ticaret, göç, iki veya çok dillilik, evlilikler ve sosyal etkileşim yoluyla diller birbirinden kelime, ses ve gramer özellikleri alabiliyor. Bazı edebi eserlerde yer alan fantastik bir ortak dil konseptinin aslında gerçeklikten çok uzak olmadığını kanaat getirmek de bu vesile ile mümkün oluyor. Londra, New York gibi çok uluslu yerlerde pek çok dil konuşulsa da İngilizce veya yaygın dil yerini diğer dillere vermiyor, diğer diller yaygın dilden etkileniyor ve ortaya ortak bir dilin oluşumunun izleri çıkıyor, veya mesleki dile spesifik yaygın dil kelimeleri entegre oluyor.
İzolasyon ise bu durumun tersine sebep oluyor olarak kabul edilebilir. Küçük ve kapalı topluluklarda genetik çeşitlilik azalabilirken diller, dış etkilerden daha bağımsız biçimde geliştikleri için zamanla daha özgün yapılar kazanıyor.
Tamamen bu temanın içeriğinden ötürü olmasa da, Türkçe açısından bu duruma bakarsak, Osmanlıcanın oluşumundaki Türkçe bazlı dilin Arapça, Farsça ile kurduğu bağlantıların bu dilleri birbirine daha yakınlaştırmış ve ortak paydasını arttırmış olduğunu gözlemleyebiliriz. Buna zıt olarak da Türkiye Türkçesi’nin, izole akrabalarından olan Çuvaşça ile günümüzdeki inanılmaz farklılığından bahsetmek mümkün.
Araştırmacılar, genetik ve dilbilgisi verilerini kapsamlı şekilde karşılaştırarak coğrafya, dil akrabalığı, nüfus yoğunluğu, çevre ve bölgeye yerleşim tarihi gibi faktörleri de hesaba katan kompleks bir inceleme gerçekleştirdi. Elde edilen bulgular, çeşitli dilleri ve izole yaşantılarıyla tanınan Yeni Gine ve Himalayalar gibi izole bölgelerin neden olağanüstü dil çeşitliliklerine sahip olduğunu anlaşılır kılacak nitelikte sayılabilir.
Her dil, insan zihninin sesleri, anlamı ve grameri düzenleme yollarından birini temsil ediyor ve insan toplulukları temas ettikçe diller benzeşebilse de ayrışan diller daha özgün ve farklı yönlere evrilebiliyor, çok kültürlü ortamlarda beklenen dil korunumu uzun vadede sanıldığı kadar etkili olmayarak benzerleşmeye yenik düşüyor.