Önceki birçok yazımda üzerinde hassasiyetle durup irdelediğim konuların başında gelenlerden birisidir küresel ısınma ve bunun sonucu oluşan, bugün bire bir yaşayarak deneyimlediğimiz küresel iklim krizi.
Geçtiğimiz yıl aynı konu ile ilgili bir yazı yazıp çıkan araştırma sonuçlarını irdelediğim, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Kurnaz ve Vrije Universiteit Brussel’den Prof. Dr. Tuba Bircan tarafından kaleme alınan, iklim değişikliğinin Türkiye ve yakın coğrafyada insan hareketliliği üzerindeki etkilerini veri temelli olarak irdeleyen ve bu araştırmadan sonuçlar çıkararak öneriler sunan raporunu yeniden inceleyerek kendimce çıkarımlar yapacak, kendime göre öneriler oluşturacağım bugünkü yazımda da.
İklim kaynaklı baskıların, öncelikle suya erişim ve tarımsal üretimdeki azalma nedeniyle zaten mevcut olan iç göçü artırma, kentlere yönelen nüfusun, altyapı kapasitesinin sınırlı olduğu bölgelerde yeni baskılar yarattığı, buna karşın yaşlılar, kadınlar, bakım yükünü taşıyan kişiler ve engelli bireyler için zorunlu hareketsizlik diye adlandırılan yeni bir kırılganlık alanı ortaya çıkardığı, ortaya çıkan bu dinamiğin, hareketliliği yalnızca ekonomik bir olgu değil, aynı zamanda sosyal dayanıklılık meselesi haline geldiği bir vakıa.
Raporu yeniden incelemeyi sürdürüyorum. Geçtiğimiz yıl üzerinde yazı yazdığım, Türkiye Bilişim Vakfı’nın Platformu Başlangıç Noktası Platformu’nun yürütücülüğünde yapılan “Türkiye ve Yakın Çevresinde İklim ve Çevresel Faktörlerin Hareketsizlik Üzerindeki Etkileri, Senaryolar ve Gelecek Perspektifleri” adlı rapor, kırsal alanlarda nüfusun azalmasının üretim kapasitesini zayıflattığına, kentlerimizde artan nüfusun temel hizmetlerin ulaşım ve barınma açısından yeni eşitsizlikleri derinleştirdiğini belirtiyor, ayrıca çevre kaynaklı hareketlilik mevcut göç ve afet politikaları içinde yeterince tanımlı olmadığında, koruma ve hizmet mekanizmalarında boşluklar doğurabileceğine işaret ediyor, iklimle bağlantılı insan hareketliliğini yönetmek için hem önleyici, hem de uyum temelli stratejilerin birlikte geliştirilmesi gerektiğini, kırsal bölgelerde yerinde kalmayı mümkün kılan sosyal ve ekonomik koşulların güçlendirilmesi, tarımsal üretimin iklime dayanıklı hale getirilmesi ve su kaynaklarının sürdürülebilir yönetiminin ön plana çıktığını vurgulayarak kentlerde ise göçle büyüyen mahallelerin planlı şekilde altyapı ve hizmet ağlarına entegre edilmesini, sosyal uyum politikalarıyla desteklenmesini öngörüyor.
Ve günün sonunda diyorum ki, incelediğim, irdelediğim “İklim-göç ilişkisi”ni sadece bir risk değil, aynı zamanda sürdürülebilir kalkınmanın stratejik bir bileşeni olarak ele alan bu çalışmaya göre, “Bütün bunlara ülkemizin etkili bir yanıt geliştirebilmesi için kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin, özel sektör ve sivil toplumun, ortak veri tabanları, senaryo temelli planlama araçları ve eşgüdüm mekanizmaları oluşturması” gerekiyor.