Medeniyetlerin beşiği kadim Anadolu topraklarının, dünyanın en kadim uğraşısı, yaşamın olmazsa olmazı, tarım ve ona zemin hazırlayan, Aşık Veysel’in dizelerinde “Benim sadık yârim kara topraktır” dediği toprağı birbirinden ayırmak olanaksız.
Önceki yazılarımdan bazılarında tarım sektörünü geleceğin krizlerine hazırlamak üzerine görüşlerimi aktarmış “Gelecek kuşakların da tarımsal kaynaklardan yararlanabilmesini sağlamak adına uzun vadeli çözümleri sunan sürdürülebilir tarımı uygulamak zorunluluk haline gelmiştir” demiş ve konu üzerinde yazmaya devam edeceğimi belirtmiştim.
Ülke olarak bir süredir iklim, yağış rejimi ve kuraklık anlamında zorlu bir süreçten geçiyoruz. Yaşamakta olduğumuz bu iklim krizi ve bütün bunların sonucu karşılaştığımız kuraklık, bundan sonra atacağımız adımlarda daha temkinli davranarak, uzun yıllardır yaptığımız gibi en verimli tarım arazilerimizi betonlaştırarak bir daha dönülmemek üzere kaybetmeden, çevre kirliliği yaratmadan, çevreyi bozmadan, yakmadan-yıkmadan, yeşil alanlarımızı hoyratça yok etmeden, bizden sonraki kuşaklara kaynaklarından yeterince yararlanabilecekleri bir dünya bırakmak adına, iklim değişikliği ve çevresel sorunlara önlem almamanın ve gecikmenin maliyetinin çok yüksek olacağının bilinciyle, yeni büyüme modelimizi iklim ve çevreyi öncelemeyi hedef alan ve uygulayan bir yapıda kurgulayarak, üzerinde yaşadığımız evrende yalnız olmadığımızı hatırlayarak, tüm canlı ve cansız varlıkların bizler gibi bu ekosistemin bir parçası olduğunu unutmadan, bilinçli ve sorumlu davranmak, öyle yaşamak zorundayız.
Evrensel anlamda ve ülkemiz özelinde yaşadığımız iklim krizi, bunun sonucu oluşan ve bu yıl İzmir’de, yaşadığımız son 52 yılın en kurak yılı (Her ne kadar bu yıl ocak ve şubat aylarında yağmış olan yağmurlarla kuraklık bir nebze olsun kendisini unuttursa da) - Ocak ve şubat ayı yağışlarının o kadar yoğun ve doyurucu geçmesine rağmen, İzmir’e içme suyu ve tarımsal sulama anlamında en fazla suyu veren Tahtalı Barajı’nın önünden önceki gün geçtim, bu konuda benim kendime göre bir ölçüm vardır. Baraj dolu olup ta barajın yanından geçen Özdere yoluna taştığı zamanlarda, baraj yapılmadan önce yerinde bulunan ve baraj nedeniyle kaldırılarak başka yere taşınan eski Bulgurca köyünün camii ve minaresinin şerefesinin ancak üstü görünürdü. Şu anda yüzde 39 oranındaki dolulukla görünen mevcut su, caminin ancak önüne kadar gelebilmiş. Bu durum bizi biraz rahatlatmış olabilir, ancak gerçek şu ki kuraklık ve tehlike devam ediyor.
Değişen iklim koşulları, tarımsal alanlarda halen ortaya çıkan ve çıkacak sıkıntılar, sağlıklı ürünlerin üretilmesi, nasıl besleneceğimiz, üreteceğimiz ürünleri tüketicilere sağlıklı bir şekilde nasıl ulaştıracağımız, bütün bunların hepsi yakın vadede bizi bekleyen soru ve sorunlar.
Gençlerimizi ve çocuklarımızı sağlıksız beslediğimiz bir gerçek. Gıda güvenliğini, beslenmenin olması gereken asgari koşullarını konuşmuyoruz bile. İklim krizinin etkilerini, uygulamamız gereken doğru tarım politikalarını, gıda güvenliğini, mevcut su kaynaklarını daha verimli kullanmamız gerektiğini, israfı önlememizin zorunluluğunu, hepsini birlikte değerlendirmek zorundayız.
Çünkü gıda üretiminde su güvenliği yoksa gıda güvenliği de yok, gıda güvenliğinin olmadığı ortam ve ülkede de yaşam yok.
İklim krizi, gıda güvenliği konusunda, önümüzdeki yıllarda oluşabilecek çevresel krizleri öngörerek ülkedeki karar vericiler tarafından alınacak özendirici ve teşvik edici önlemlerle her yıl artan oranda kırsaldan ve dolayısıyla tarımdan kaçan genç nüfusu geri döndürerek istihdamı sağlamak milyonların beslenmesini sağlamak ve gıda güvenliği adına atılacak en anlamlı adım olacaktır.