Bir kadının ölümü, yalnızca adli bir dosya değildir. Hele ki o ölüm, evin içinde, çocuğunun bulunduğu bir ortamda, “intihar” iddiasıyla kayda geçmişse; geriye kalan her detay, toplumun vicdanına da mahkemenin önüne de ağır bir yük olarak düşer.

İzmir’de 26 yaşındaki Havin Aşkan Tektaş’ın ölümüyle ilgili açılan davanın ilk duruşması, bu açıdan yalnızca bir yargılamanın başlangıcı değil, aynı zamanda yıllardır tekrar eden bir sorunun yeni halkası oldu: Kadın ölümlerinde “intihar” iddiasının kabulü neden bu kadar hızlı oluyor?

Dosyada sanık olarak yargılanan İ.T., eşinin intihar ettiğini savunuyor. Aile ise Havin’in öldürüldüğünü, ölümüne intihar süsü verildiğini iddia ediyor. Mahkeme salonunda dile getirilen ifadeler, olay yerinden delil toplama sürecine, HTS kayıtlarından 112 ihbar saatlerine kadar pek çok kritik başlık hâlâ netleşmeyi bekliyor.

Burada en temel mesele şu: Bir kadının cansız bedeni şüpheli koşullarda bulunmuşsa, soruşturmanın ilk dakikasından itibaren tüm ihtimaller aynı ciddiyetle ele alınmalıydı. Çünkü adalet, yalnızca hüküm anında değil; ilk tutanakta, ilk delilde, ilk incelemede başlar.

Havin’in ailesinin anlattıkları, altınlar ve araç alımı üzerinden yaşandığı iddia edilen gerilim, mahkeme salonunda dosyanın merkezine oturdu. Sanığın savunmasındaki bazı anlatımların mahkeme başkanı tarafından çelişkili bulunması da yargılamanın bundan sonraki aşamasında yanıt bekleyen soruların önemini artırdı.

Bu davada henüz verilmiş bir hüküm yok. Kimse mahkemenin yerine geçip kesin yargı kuramaz. Ancak kamu vicdanının sorduğu sorular da yok sayılamaz. Havin neden öldü? O gece evde gerçekten ne yaşandı? Olay yeri yeterince incelendi mi? Deliller zamanında ve eksiksiz toplandı mı? İhbar saatleri, telefon kayıtları, eşarbın konumu, DNA bulguları ve aile beyanları bir bütün olarak değerlendirildiğinde ortaya nasıl bir tablo çıkıyor?

Kadın cinayetleriyle mücadelede en kritik eşik, “şüpheli kadın ölümü” kavramını ciddiye almaktan geçiyor. Çünkü her “intihar” denilen dosya gerçekten intihar olmayabilir. Her “kaza” denilen ölüm de yalnızca kaza olmayabilir. Bu nedenle devletin, kolluğun, savcılığın ve yargının ilk refleksi; dosyayı kapatmak değil, maddi gerçeği sonuna kadar aramak olmalıdır.

Duruşmanın 9 Eylül 2026’ya ertelenmesiyle birlikte gözler şimdi HTS kayıtlarına, 112 ihbar saatlerine, olay yeriyle ilgili değerlendirmelere ve mahkemenin toplayacağı yeni delillere çevrilmiş durumda. Bu süreçte en büyük beklenti, ne eksik soruşturma ne de peşin hükümle hareket edilmesi.

Havin’in ardından kalan sorular var. Ve o sorular yanıtlanmadan bu dosya yalnızca bir mahkeme dosyası olarak kalmayacak; kadınların yaşam hakkı, adalet arayışı ve etkin soruşturma sorumluluğu açısından hafızalarda yer etmeye devam edecek.