Geçen hafta dünya gündeminde de ülke gündeminde de epey hareket vardı. Kripto para piyasası hızlı bir çıkış yaptı, altın yatırımcılarının yüzü güldü, siyasetteki hareketlilik küresel piyasaların nabzını da etkiledi. Dünyanın ritmi hızlandıkça ona ayak uydurmak da giderek zorlaşıyor. Ben ise bütün bunları mümkün olduğunca uzaktan izliyorum.
Haberleri her gün takip etmiyorum. Dünyada ne olup bittiğini hiç merak etmiyor değilim elbette ama hayatımı sürekli dışarıdaki hareketliliğe göre ayarlamak yerine kendi rutinimde kalmayı seviyorum. Belki de yaş aldıkça insan şunu daha iyi öğreniyor: Her gelişmeyi bilmek, her gelişmeye yetişmek ve her konuda fikir sahibi olmak zorunda değiliz. Üstelik bu hafta öğretmenlere getirilen onluk zorunluluğu da gündemimize girdi. Bunun olumlu tarafları da var, tartışılması gereken tarafları da. Kısacası yine ilginç haftalardan biriydi.
Ben ise geçen hafta köydeydim. Dünyanın ritmine değil, köyün ritmine ayak uyduruyordum. Sabahın sessizliğine, toprağın kokusuna, akşamın serinliğine… Haberlerden, telefonlardan, gündemin bitmeyen tartışmalarından biraz uzaklaşınca insanın kafasının içi de yavaşlıyor. Yazımı yazamadım. Aslında yazacak çok şey vardı ama kafamda hiçbir şey bir türlü yerli yerine oturmadı. Ta ki Meryem, “Sen BLOK3'ü çok seviyorsun, neden onu yazmıyorsun?” diyene kadar. Şaşırdım.Çünkü ben rap müziğe karşı biraz önyargılıydım. Bunu itiraf etmekte hiçbir sakınca görmüyorum.
Ben tek bir müzik türünü dinleyenlerden değilim. Klasik müzikten arabeske, Türk sanat müziğinden rock'a kadar çok farklı şeyler dinlerim. Ama rap müziğin mantığı bana uzun süre uzak geldi. Belki müzik alışkanlıklarımdan, belki de sözün müzik içindeki kullanım biçiminden… Bir türlü kendime yakın bulamadım. Sonra yeni nesil rapçileri dinlemeye başladım. Ve bazıları beni gerçekten şaşırttı. Bunların başında da BLOK3 geldi. Meryem’in anlattığı BLOK3 hikâyesi ise benim için müziğinden daha ilginçti.
Meryem'e göre BLOK3'ün ilk dönemleriyle bugünkü hali arasında ciddi bir fark var. İlk zamanlarında daha özensiz giyinen, daha ergen bir görüntü veren, sahnede bugünkü kadar güçlü ve gösterişli görünmeyen bir gençten söz ediyor. Sonrasında yaşadığı aşkın onu değiştirdiğini, daha özenli görünmeye başladığını, giyiminden oturup kalkmasına kadar hayatında bazı şeylerin değiştiğini düşünüyor. Meryem'in cümlesi çok netti: “Aşk adamı güzelleştirir.” Ben de bunu düşünmeye başladım. Gerçekten aşk insanı güzelleştirir mi? Bence bazen evet.
Ama sadece dış görünüşünü değil, kendisiyle kurduğu ilişkiyi de değiştirebilir. İnsan sevildiğinde kendine başka türlü bakabiliyor. Bir başkasının gözünden kendisini görmeye başlayabiliyor. Bazen bir insan hayatımıza giriyor ve bize yalnızca sevgiyi değil, başka bir hayat ihtimalini de gösteriyor. Fakat burada önemli bir ayrıntı var.
BLOK3'ün bugünkü haline gelmesinin nedeninin yalnızca bir kadın olduğunu söylemek doğru olmaz. Bunun için elimizde kesin bir bilgi yok. Sanatçının gelişiminde yaş, deneyim, başarı, çevre, ekip, müzik piyasası, ekonomik imkânlar ve elbette yaşadığı ilişkilerin tamamı etkili olabilir. Ben onun hayatını bilmiyorum. Ben sadece şarkılarını biliyorum. Ve belki de beni asıl şaşırtan tam olarak bu oldu. Bir gün bir şarkıyı dinliyorsunuz ve birden kendinize şu soruyu soruyorsunuz: “Ben bu müziği neden daha önce anlamaya çalışmadım?”
BLOK3'ün bazı şarkılarında aşk, ayrılık, özlem, kırgınlık, pişmanlık gibi duygular var. Bunların çoğu aslında hepimizin bildiği duygular. “Hangimiz bunu yaşamadık ki?” Belki de rap müziğe uzak durmamın sebebi müzik değildi. Ben, kendi bildiğim müzik kalıplarının dışındaki bir şeyi anlamaya çalışmamıştım. İnsan bazen bilmediği şeyi sevmez. Daha kötüsü, bilmediği şeyi değersiz sanır.
Eğer bu şarkıların sözlerini gerçekten kendileri yazıyorlarsa, ortaya çıkan bazı sözlerin hakkını teslim etmek gerekiyor. Ben şiirden çok romanı seven biriyim. Ama iyi yazılmış bir şarkı sözünün de edebiyatın dışında olmadığını artık daha iyi anlıyorum. Belki de sorun rap müzikte değildi. Benim önyargımdaydı. İşte tam burada konu BLOK3 olmaktan çıkıyor. Çünkü önyargı çok tehlikeli bir şey.
Bilmediğimiz bir insanı tanımadan değerlendiriyoruz. Bilmediğimiz bir müziği dinlemeden kötü buluyoruz. Birinin dış görünüşüne bakıp karakterini tahmin ediyoruz. Bir ilişkinin nasıl yaşandığını bilmeden tarafları yargılıyoruz. Hatta bazen doğaya bile aynı şeyi yapıyoruz. Şu anda yaz aylarındayız. Köyde otururken o tanıdık sesi hepimiz duyuyoruz: Ağustos böcekleri. Ve çoğumuzun ilk tepkisi aynı: “Ne kadar çok ötüyorlar!” Hatta biraz daha ileri gidip onları tembellikle, gürültücülükle, hiçbir işe yaramamakla ilişkilendiriyoruz. Çünkü çocukluğumuzdan beri bize anlatılan hikâyede ağustos böceği tembeldir, karınca çalışkandır. Karınca bütün yaz çalışır, ağustos böceği şarkı söyler. Ama doğa masallardan biraz daha karmaşık.
Ağustos böceğinin o meşhur sesi aslında boşuna çıkardığı bir gürültü değil. Erkek ağustos böcekleri bu sesi dişileri çekmek ve eş bulmak için kullanıyor. Yani bizim “gürültü” dediğimiz şey, onun dünyasında hayatta kalma ve üreme stratejisinin bir parçası. Üstelik ağustos böceğinin hayatının büyük bölümü bizim gördüğümüz o birkaç haftadan ibaret değil. Bazı türlerde yavrular uzun yıllar toprak altında, bitki köklerinden beslenerek gelişiyor. Sonra bir gün toprağın üzerine çıkıyor, kabuğunu değiştiriyor, erişkin hale geliyor, eş buluyor, yumurtalarını bırakıyor ve yaşam döngüsünü tamamlıyor. Bazı periyodik ağustos böceklerinde bu yeraltı dönemi 13 hatta 17 yıl sürebiliyor. Biz ise onları yalnızca yazın birkaç haftasında görüyoruz. Ve o birkaç haftalık görüntüye bakıp bütün hayatları hakkında hüküm veriyoruz.
İşte önyargının kendisi tam da bu. Bir şeyin yalnızca görünen kısmını bilip tamamını bildiğimizi sanmak. Oysa ağustos böcekleri de ekosistemin bir parçası. Birçok canlı için besin kaynağı oluyorlar; yaşam döngüleri de doğadaki besin zincirinin ve ekolojik dengenin bir parçası. Yani ağustos böceği sadece “şarkı söyleyip ölmek” için burada değil. Belki de biz onun hikâyesinin yalnızca son bölümünü görüyoruz. Tıpkı insanlarda olduğu gibi. Bir insanın bugününe bakıp dününü bilmiyoruz. Bir sanatçının görüntüsüne bakıp içindeki emeği bilmiyoruz.
Bir şarkıcının müziğini dinleyip o şarkının hangi yaşanmışlıklardan çıktığını bilmiyoruz. Bir ilişkinin sonucunu görüp içinde neler yaşandığını bilmiyoruz. Ve yine de hüküm vermekte çok hızlı davranıyoruz. Benim BLOK3'le ilgili yaşadığım değişim aslında bundan ibaret. Onu sevdiğim için değil yalnızca; onun üzerinden kendi önyargımı fark ettiğim için önemli. Bir şeyi sevmemek başka, onu anlamadan küçümsemek başka. Bir insanı tanımamak başka, tanımadan onun hakkında hüküm vermek başka. Bazen bir şarkı bize kendimizle ilgili bir şey öğretiyor. Bazen bir aşk insanı değiştiriyor. Bazen bir ayrılık insanın içinden daha iyi cümleler çıkarıyor.
Bazen yıllarca toprağın altında yaşayan bir canlı, birkaç haftalığına yeryüzüne çıkıp bize hayatın ne kadar tuhaf ve mükemmel bir döngü olduğunu hatırlatıyor. Belki de bu yüzden biraz daha az hüküm vermek, biraz daha fazla merak etmek gerekiyor. Çünkü bilmediğimiz her şey kötü değildir. Anlamadığımız her şey değersiz değildir. Sessiz olan her şey boş olmadığı gibi, çok ses çıkaran her şey de anlamsız değildir. Karıncaya duyduğumuz saygıyı ağustos böceğine de biraz gösterelim. Çünkü ikisinin de doğada bir yeri var. Ve galiba insanlara da aynı hakkı tanımamız gerekiyor. Önce dinleyelim. Sonra öğrenelim. En son karar verelim.
Ylz der ki; Çünkü bazen bütün mesele, hüküm vermeden önce hikâyenin tamamını dinlemektir. Ön yargılarını yıkmak isteyenler için link hemen şurada:
https://www.youtube.com/watch?v=-FBwd9cWJoQ&list=RD-FBwd9cWJoQ&start_radio=1