Türkiye’de enflasyonun dörtte biri gıdadan gelir. Tohum, ilaç, gübre gibi girdi maliyetlerinden işçiliğe; sonrasında depolama ve sevkiyat ile lojistik derken, enflasyona maruz kalan alanlar bu aylarda gıdada beklenen ucuzluğa mani olur. Bir dönem et ithalatının en yoğun dönemlerinde et ithalatımız bir kaç yıl içerisinde 10 milyar doları buluvermişti.
Ancak bu çözüm değil! İthal et ile ya da her türlü ithalat ile yerli üreticiyi terbiye etmenin maliyetleri de çok ağır. Üretici üretimden çekilir. İstihdam ve gelir kayıpları ithalatın önünü açar. Sonrası yok: başta cari açık ve sonrasında yüksek finansman maliyetleri enflasyonu beslemeye başlar.
ABD’nin son dönemde yaşadığı kuraklıklarla yok olan meralar, çiftçilerin üretimden kopmasına yol açtı. Yüksek maliyetli finansman da ABD üreticisini çok zorlamıştı. Merak etmeyin oyunun kuralı belli, finansmana ulaşma güçlükleri yüksek maliyetleri göze almayı gerektiriyor. Bizde de bir yanda süt öte yanda et fiyatları maliyetleri karşılamayınca süt inekleri kesilmişti.
Hayvancılık “ha deyince” yapılan bir üretim değil: Hayvanların hamilelik sürecinden kesimine yaklaşık üç seneyi bulan bir dönem gerekli. Süt de para etmeli et de. Yem de hesaplı olmalı, diğer kamusal imkanlar da… Sütten kazanç olmayınca, beslemek pahalı gerekçesiyle düveler kesime gider. Düvelerin kesime gitmesi sürüyü azaltır. Azalan sürünün talebi karşılayamaz olması fiyatları patlatır. İthalat o bakımdan çözüm değil! Üreticilerin sürüyü büyütmesi arzı artırır… Fiyatları dengeler. Ama bir hayvanın hamileliği, yavrunun kesime hazır hale gelmesi için geçmesi gereken zaman var. O yüzden bir plan dahilinde yürümeli her şey…
Yem de pahalı. Dolayısıyla ona bile ulaşmakta zorluk çeken bir işletme için üretimin artan maliyeti yük olmaya devam edecektir. Bu konu bazı ülkelerde şöyle çözülmüştü: Devlet yem fiyatlarını sabitledi. Çiftçi tek bir fiyat ödedi; ürünün fiyat farkı var ise satıcı tarafından devletin ilgili bakanlığına fatura edildi. Çözümler geliştirilebilir, çözümsüzlük ve fiyatları serbest bırakmak çözüm değil!
Türkiye’de zincir restoranlardan fast-food gruplarına et talebi güçlü şekilde artıyor. Et tüketimi kişi başına yükselerek devam ediyor. Bu yüzden arz bu talebi karşılamaya yetmiyor. Talebin bu artan etkisi arzın artmasını gerektiriyor ama o da hemen artıvermiyor.
Türkiye’de yağmayan, hatta geç gelen yağmurlar kadar, çok yağan yağmur da enflasyon sebebidir. İthal yem enflasyon sebebi, üretimde kullanılan mazot enflasyon sebebi, haliyle hizmetlerdeki yükseliş ve yüksek beklentili fiyatlamalar da enflasyon sebebi… Bir de buna ithal edilen enflasyon girerse… Yani ithal edilen ülkenin enflasyonu da eklenirse; işte o zaman sorun çok katmanlı hale dönüşüyor.
Türkiye'nin bu derdine “fırsatçılık” eklenmedi henüz… “Fiyatlar nasıl olsa artar.” diye sürekli fiyat güncellemesi yapan satıcılar girmedi daha listeye. Girdi ürün fiyatı, kirası, algısı, vergisi derken tarlada şu para markette bu, pazarda şu olur.
Tarım, politika gerektiren bir durumdur. Para politikası ya da faizler “bu üretimin neresinde?” dersek çözemeyiz. Suyundan elektriğe, bir girdi maliyeti var. Vergiler ya da teşvikler önemli bir tetikleyici Ama her şeye enflasyon gözüyle bakıp her sorunu parasal sıkılaştırma ile çözmeye kalkınca sorun büyümektedir.
Bu hafta kaybettiğimiz Prof. Dr. Gülten Kazgan hocanın bir uyarısı ile konuyu bitirelim. “Can boğazdan çıkar! Tarım stratejik bir sektördür.” Ona göre politikalar desteklenmelidir. Türkiye'de tarımsal desteklerin oranı 5488 sayılı Tarım Kanunu'nun 21. maddesinde düzenlenmiştir. Bu kanuna göre bütçeden ayrılacak tarımsal destek finansmanı milli gelirin (GSYH) %1'inden az olamaz!..