Günümüz medyası sayesinde neredeyse her türlü yenilikten haberdar olabilsek de, bize gösterilen anlık ve rastgele bilgiler uçup gidiyor, okunan makaleler somut bir sonuca varmadan aklımızı terk ediyor, ki bu da bilinçaltımızda çok yönlü bir haberdarlık hissiyatı yaratsa da sisten arınmayan ögeleri dilediğimizde dünyamıza yansıtmamız pek de mümkün olmuyor. Bu durumun bir diğer etkisi ise spesifik ilgi alanı veya uzmanlıktan uzak olunması durumunda, artan bilgi akışına rağmen birçok konuya dair stereotiplerin yıkılamıyor oluşu: bu konu sayısız yöne çekilebilme kapasitesi taşımasına rağmen, bugün belirli bir yönünü zıt kutupların yardımıyla inceleyeceğiz.

Konu arkeolojik keşifler olduğunda genellikle akla saraylar, sikkeler, antik şehirler, ve tapınaklar geliyor; bunlara ilişkin, ve tabi ki yadsınamaz aşamalardan biri olan “kazı” faaliyeti ise doğal olarak en kuvvetli imge oluyor. Kazılmaya değer alanları bulmak ve anlamak, ya da kazılardan çıkarılan objeleri verimli biçimde değerlendirebilmek ise bazen genel bakış açısından gölgede kalan konular sayılabilir. Oysa geçmişi anlamamızı sağlayabilen yöntemler çok yakınımızdaki unutulmuş bir objeyi incelemek ile uzaydaki uydular ile görüntüleme yapmak kadar geniş bir yelpazeye yayılmış durumda.

Yakın zamanda Kopenhag Üniversitesi tarafından incelenen çivi yazılı tabletler bu yüzden oldukça dikkat çekici. Uzun yıllar boyunca toplanmış çivi yazısı eserler koleksiyonu şu ana dek kapsamlıca incelenmemişti. Özellikle Sümerce ve Akadca gibi uzmanlık isteyen dillerde yazılmış çivi yazılı metinlerin tek tek okunması, sınıflandırılması ve diğer koleksiyonlarla karşılaştırılması, “Hidden Treasures” yani saklı hazineler adlı bir proje kapsamında gerçekleştirildi. Bu girişim adeta uykudaki eserlerden oldukça ilginç bilgiler elde etmeyi başardı. Bu koleksiyon, kabaca MÖ 2500’lerden MÖ 720’ye kadar uzanan farklı dönemlere ait çivi yazılı metinleri bir araya getirmekte.

Günümüz Irak ve Suriye’sinin farklı noktalarından ve farklı kazılardan elde edilmiş tabletlerde yönetime dair bilgiler, tıbbi uygulamalar, hastalıkla mücadele yöntemleri ve büyülü sözler yer alırken en çarpıcı görünen bulgu ise kralları kötü büyülerden korumaya yarayan ve dolayısıyla politik gidişatı etkileme yetkinliğindeki bir ritüel. Bunların dışında ait olduğu Mezopotamya bölgesinde daha önce karşılaşılmış olan “Kral Listeleri” gibi bir kral listesi de ortaya çıkarıldı. Antik Mısır’daki bazı kral listelerinin bilinmeyen mitolojik eski çağlara işaret ederek onları da farklı yöneticilerin dönemlerine göre ayırmasına benzer şekilde, Sümer Kral Listeleri de Gılgamış gibi efsanevi sayılan kralları veya tufan öncesi figürleri içerebiliyor. Kopenhag’daki bu nadir tabletin Gılgamış adını içerdiği açıkça söylenmese de, aynı listenin başka versiyonlarında Gılgamış’ın yer alması, destan kahramanlarının bazen tarihsel bir noktaya dayanabileceği fikrini kuvvetlendiriyor.

Sudan’ın doğusundaki Atbai Çölü’nde tespit edilen taş mezarlar keşfedilişleri ve ortaya çıkardıkları değerleriyle bizlere farklı bir yönü tanıtıyor. Nil ile Kızıldeniz arasındaki kurak bölgede, uydu görüntüleriyle belirlenen yüzlerce taş yapı, yaklaşık 6 bin yıl önce burada yaşayan çoban topluluklarının izlerini taşıyor. Araştırmacılara göre bu insanlar arkalarında yazılı tabletler bırakmamış olsalar da, taşla çevirdikleri mezar alanları onların sosyal düzenini, hayvanlarla kurdukları bağı ve değişen iklim karşısındaki mücadelesini gösteriyor. Mısır kültürüyle bağlantılarından dolayı araştırmalara ev sahipliği yapmasına karşın zorlu coğrafyasının da etkisiyle arkeolojik çalışmalardan uzak kalan bu kurak bölgede uydu görüntüleri sayesinde 280 anıt mezar yapısı belirlendi ve bunlardan sadece 20 tanesi önceden bilinmekteydi. Atbai çevrili mezarları veya “Atbai Enclosure Burials” olarak isimlendirilen bu yapılar, bölgede hayvancılıkla geçinmekte olan eski halkın, yaşantısına ve dünya görüşüne ışık tutuyor. Dairesel veya oval bu yapılar hem insan hem de, çoğunlukla sığır olmak üzere, hayvan gömülerini içeriyor ve farklı gömü formatları içeriyor. Ayrıca bu yapıların bu kurak bölgedeki nadir su kaynaklarına yakın noktalarda yapılmış olmaları da dikkat çeken unsurlar arasında yer alıyor.

Bu durumlar, 6 bin yıl önce bölgede yaşayan toplulukların yalnızca hayvancılıkla geçinmediğini, aynı zamanda hayvanlara güçlü bir ritüel ve sembolik anlam yüklediğini düşündürüyor. Bu toplumların yaşantısının, Afrika’nın nemli döneminin sonlarına denk gelmesi vasıtasıyla maruz kaldıkları çok hızlı çölleşmenin etkileri kapsamında farklı bölgelere ilerlediği ve yaşantılarını değiştirdikleri fikri baz alındığında, bu çevrili mezarlar sonradan kaybolmuş geleneklerin kaydedilmiş olduğu özel yapılar kılınmış oluyor.

Bu şekilde farklı kültürlerin geçmişlerinin, oldukça farklı şekillerde öğrenilmesine güncel örnekler vermiş oluyor, kalıplaşmış imgeleri yıkmadan yenilemeye yarabilecek bilgiler sağlamış oluyoruz.