Göklerin ardında ne olduğu, yeryüzündeki bizler için sırlarını saklamaya ve meçhuliyetini korumaya devam etse de bu unsurların sunduğu güç ve soru işaretleri evrimimizi, fizyolojimizi, tarihimizi ve bilinçaltımızda taşıdıklarımızı etkilemiştir. Jeolojik olaylardan buzul çağlarına, çekim kuvvetinin etkisinden dönüp durmakta olan semavi cisimlere ve doğadaki sınırsız örneklere baktığımızda rastaladığımız döngü sistemi, iç ve dış dünya olarak ayırabileceğimiz anlayışımız bütünlüğündeki en yadsınamaz mefhumlardan birini oluşturur. Bu bağlamda insani konulara indirgeyebileceğimiz bir yaklaşımda, insanın yirmi dört saat biçtiği gün ve bir günün içindeki aydınlık ile karanlık sürelerinin değişimi ve dengesi, ayrıca insanın uykusu da ön plana çıkar.
Günün üçte biri ve dolayısıyla hayatımızın üçte birini kapsayan uyku süremiz, benliğimizin tüm yönlerden korunması ve sürdürülmesi açısından en değerli ve kaçınılmaz zaman dilimini oluşturmaktadır. Lakin uyku, öğrenilme gereksinimi duyulmayan bir içgüdü olsa da, modern dünyadaki beşerî sistemler, değişen ve git gide daha da maruz kaldığımız ışık kaynakları gibi şeyler bizlerin doğal döngüden uzaklaşmasına sebep olan durumlardır. Klasik temel öğretilerdeki belirli bir saatte yatıp belirli bir saatte kalkma tabanlı yaygın düşüncenin gözlerimizin maruz kaldığı yapay ışık kaynakları, çeşitli uyarıcılar ve alıştığımız rutin aydınlık düzeyi düşünüldüğünde herkesi kapsayan tek bir çözüm olamayacağının aşikarlığının gittikçe yüzeye çıktığı günümüzde, birçok farklı konuda sayısız çalışma yapılmış olsa da uykuya dair gizemler tamamen çözülememiştir.
UC Berkeley öncülüğünde yapılmış olan ve yakın zamanda halka açık hale getirilen bir çalışma uyku ile ilgili bazı konularda bilinenlerin daha önce araştırılmamış yönlerini inceleyerek inovasyonlara kaynak olabilecek sonuçlara erişti. Süregelen görüş ve hatta genel kültüre yerleşmiş bir yaklaşım olan “büyüme hormonunun uykuyla ilişkili oluşu ve özellikle uyku sırasında kanda yükseldiği” bilgisinin mevcut oluşuna karşın bunun hangi sinir devrelerince gerçekleştirildiği net olarak bilinmiyordu. Araştırmacılara göre bu kanıya taban olan bilgiler, daha önceki çalışmalarda çoğunlukla kan değerlerindeki büyüme hormonu düzeyine bakılarak elde edilmiş. Ayrıca eski literatürde büyüme hormonu salımının hipotalamustaki GHRH ve somatostatin dengesine bağlı olduğu bilinmekte olmasına karşın uyku evrelerine göre ayrım yapan ayrıntılı bir devre analizi mevcut değildi. Büyüme Hormonu adı verilen hormonun sadece “büyüme” konusunda değil, vücudumuzdaki birçok yapının yenilenmesinde ve kas ile kemik kütlesinin korunmasında etkili olan çok kapsamlı bir hormon olduğunun altını çizen araştırmacılar, kan değerleri tabanlı çıkarımlar yapmak yerine farelerdeki nöron aktivitelerini inceleyerek REM ve NREM uyku evrelerindeki hormon dengesi değişimlerinin Büyüme Hormonu salgısını farklı miktarlarda etkilediğini keşfettiler.
Uyku evreleri hakkındaki keşifler haricinde, büyüme hormonu ve uyanıklık arasındaki hassas ilişki de daha detaylıca gözler önüne serildi: Uyku, büyüme hormonunu arttırıyor, ancak büyüme hormonunun artışı bir noktada vücuda uyanma sinyalleri gönderiyor, ayrıca bu uyanma sinyallerinin kaynağı çok stimüle olursa da uyku sinyalleri yeniden oluşmaya başlıyor. Çalışmaya göre bu uyku evrelerindeki sistemin keşfi ve bu hassas dengenin detayları bazı hastalıklara karşı oldukça kapsamlı tedavilere kaynak olabilecek.
Vücudumuzdaki birçok olayın anahtarı olan büyüme hormonu hakkında öğrenilen detaylar ve doğanın insandaki bir yansıması olan uykunun yapım ve yıkım döngüsündeki etkilerini daha iyi kavrayabilmek, etraflı bir sağlık anlayışına ulaşmak için bizlere yeni olanaklar sunuyor, uykunun değeri ve her şeydeki dengenin önemi biraz daha aydınlığa kavuşuyor.