Gerçeklik algısını zorlayan gündemde, gerçeküstücü ilhamlar imdadımıza yetişiyor. Paris’te 19 Temmuz’a kadar süren Leonora Carrington sergisi ve bu haftasonu Londra’da kapılarını açan Schiaparelli retrospektifi, biri sanatçı, diğeri moda tasarımcısı olan iki kadının hayat ve eserlerini günümüzün izleyicisiyle buluşturuyor.
Sürrealizmin nasıl ortaya çıktığını hatırlamamız gerekirse sanat akımının kökeni Sigmund Freud’un psikanaliz üzerine araştırmaları ve Karl Marx’ın politik yazılarına uzanıyor. Şair ve sanat eleştirmeni Guillaume Apollinaire’in ilk defa 1917 yılında kullandığı ‘sürrealizm’ terimi, 1920’lerde yazar André Breton’un geliştirmesiyle oturuyor ve başta Salvador Dali, René Magritte ve Man Ray gibi efsaneler hayal gücünün sınırlarını zorlayan, dönemin konvansiyonel estetik ve sanat algısına meydan okuyan işleriyle tarihe damga vuruyorlar.
Moda değilse de sanat camiası, oldukça ataerkil bir yapılanma olarak kadın yetenekleri yıllar boyu göz ardı ettikten sonra, Artemisia Gentileschi ya da Hilma af Klint gibi çarpıcı sanatçılar yakın geçmişte zihin ve algıda yaşanan bilinçlenme ile erkeklerin gölgesinden çıkmayı başaran isimlerden. Leonora Carrington da sadece belli bir zümre değil, artık geniş kitleler tarafından sanattaki önemi ile takdir ve hayranlık kazanıyor. Şubat sonu ziyarete açılan Musée du Luxembourg’daki sergi de bunun son kanıtı.
Varlıklı bir ailenin kızı olarak 1917 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Carrington, ne ailesinin geleneksel değerlerine ne de baskıcı okul sistemine ayak uydurabilir. Ancak henüz 15 yaşında Floransa’da yatılı bir öğrenciyken resim sanatına duyduğu tutkuyla tanışır ve üretmeye başlar. Londra’da sanat okurken 1930’larda sürrealizm üzerine bir sergide Max Ernst’in önce eseri sonra kendisiyle tanışır ve ailesinden uzaklaşarak artık Ernst ile Güney Fransa’da beraber yaşamaya ve beraber üretmeye başlarlar. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle Alman vatandaşı olan Ernst tutuklanır, Carrington ise yaşadığı üzüntüyü geride bırakmak için Fransa’dan İspanya’ya kaçmaya karar verir ancak yolda yaşadığı tecavüze varan zorluklar, Santander’e vardığında bir psikiyatri kliniğine yatmasına sebep olur. İyileşir, ancak taşıdığı yaralara beraber 1941 yılında Meksika’ya göç eder ve orada kendisi gibi İspanya İç Savaşı ve Nazilerden kaçan entelektüel bir toplulukla etkileşim içinde yaşar. 2011 yılında iki çocuklu bir anne olarak vefat ettiğinde Leonora Carrington sihir, simya, mitolojik hayvanlar, periler ve cinlerin yer aldığı, özlem, yolculuk, kadınlık ve toplum konularını ele alan muazzam yağlı boya tablolar geride bırakır.
Aslında Carrington ile Elsa Schiaparelli’nin benzer ortamlardan yolları geçer; Carrington’ın ilk aşkı Max Ernst ile tanıştığı gecede ev sahibi André Breton, 1924 yılında yazdığı ‘Sürrealist Manifesto’ ve sergilediği anti-konformist duruş Schiaparelli üzerine büyük bir izlenim bırakacaktır.
28 Mart itibariyle Victoria & Albert Müzesi’nde görülebilecek olan serginin yıldızı Elsa Schiaparelli, 1890 yılında Romalı bir aristokrat ailede dünyaya gelir. Entelektüel bir ortamda büyür ve Londra’da tanıştığı bir teozof ile evlenerek I. Dünya Savaşı’nın kasvetli ortamından New York’a kaçarlar. Çalkantılı bir evlilikten sonra bir kız çocuğuyla tek başına kalan Schiaparelli, sürrealist akımın temsilcilerinden Francis Picabia, Man Ray ve Marcel Duchamp gibi sanatçılarla dostluk kurar ve onların yönlendirmesiyle Paris’e yerleşir. Moda tarihinde korse karşıtı modern çizgisi ve markalaşmaya yönelik ilk adımları atmasıyla büyük önem taşıyan Paul Poiret’nin teşviğiyle 1925 yılında tasarlamaya başlar ve 1927 yılında kendi markasını kurar. İlk çalışması, üzerinde fiyonk motifi olan, optik oyun özelliği taşıyan bir trikodur. 1934 yılında Time Dergisi’ne kapak olan ilk moda tasarımcısı olarak kendisi fuşya pembe rengiyle, parfümleri ve hayalperest ilhamları, üstün dikişli siluetlerde somutlaştıran bir ikondur. Hatta Coco Chanel’in “Elbise tasarlayan o İtalyan sanatçı!” diyerek kendisini biraz kıskandığı biraz da hor gördüğü dahi dilden dile bugüne ulaşır! Schiaparelli, daha o dönemde dostu olan sanatçılarla beraber imza attığı çalışmalarla günümüzün ‘işbirliği’ konseptinin ilk örnekleridir; ıstakoz desenli elbise, iskelet efektli elbise ve ayakkabı formlu şapkayı Dali, öpüşen bir çiftin yine göz oyunlarına yol açan nakışlı ceketi Jean Cocteau ya da ‘Shocking’ parfüm şişesini Leonor Fini ile birlikte tasarlar. 1954 yılında modaevini kapatır ve 1973 yılında vefat eder.
Schiaparelli’nin renkli ve taşkın yaratıcı dünyası, Tod’s markası arkasındaki iş insanı Diego Della Valle’nin yatırımıyla 2013 yılında hayata döner. Diğer bir saygın moda tasarımcısı olan Christian Lacroix’nın tasarladığı bir övgü koleksiyonu ardından farklı isimlerle çalışılır, ancak gerçek farkı 2019 itibariyle kreatif direktörlük görevini üstlenen Amerikalı Daniel Roseberry yaratır.
Artık Haute Couture unvanına sahip olan Schiaparelli modaevi, kırmızı halının vazgeçilmez görünümlerinin arkasındaki isim ve birkaç yıl önce lanse ettiği hazır giyim ve aksesuar koleksiyonuyla büyüme gösteren bir marka. Ve işte, gerek Londra’da açılan sergiyle gerekse de güncel şov ve tasarımlarıyla bugün herkese ilham veriyor, özellikle de kalıpların dışına çıkmak isteyen genç yeteneklere ve hipergerçekçilik içinde kaybolan herkese.