Amerika, dünyanın en çıkarcı ülkesi ve bunu gizlemiyor. Menfaatine zarar veren her unsuru yok etmeye hazır planları var.
Ambargo, bunların başında geliyor. Politikasıyla o ülkeninki uyuşmuyorsa başlatıyor ambargoyu.
Unutmayalım; ambargo damından biz de iki kez düştük. Önce Johnson Mektubu ile, sonra Ecevit’in haşhaş ekimine direnmesi yüzünden, son olarak da 1974 yılındaki Kıbrıs çıkarması nedeniyle. Johnson Mektubu, Kıbrıs’taki soydaşlarımızı korumak için dönemin Başbakanı İnönü’nün adada uçaklarımızı uçurması nedeniyle yazılmıştı ve hemen ardından ekonomik yaptırımlar gelmişti. Sonra Kıbrıs çıkarması nedeniyle Ecevit’e de rest çeken Amerika’nın ambargosunu ve o yıllarda yaşadıklarımızı unutmayalım. Dünyanın en çok tütün üreten ülkesiyken sigara, en çok zeytinyağı üreten ülkeler arasında yer alırken ne zeytinyağı ne de margarin bulamaz hale gelmiştik. 1978’deki haşhaş direnişi de benzer bir tablo serdi önümüze.
Ekonomisi dışa bağımlı ülkelerde kaçınılmaz bir sonuçtur bu.
Amerika, ekonomisi dışa bağımlı Küba’ya 1959’dan beri ambargo uyguluyor. Adamlar can havliyle yaşıyor. Tütün, şeker kamışı ve turizmden başka bir şeyleri yok. O yüzden şu an, 65 yıl öncesinin Küba’sında o yılların şartlarıyla hayat sürüyorlar.
Amerika, İran’a da ambargo uyguluyor ama Tahran’ın umurunda değil. Çünkü İran, ekonomisi dışa bağımlı bir ülke değil. Tamam petrolü var ama başka zenginlikleri de var. Amerika’nın vicdan dışı kararlarına direnen gücüyle dimdik ayakta.
Bu işin temelinde bir dalgınlık, ileriyi görememe duygusu var. Tek kutuplu dünyada bu, Amerika’nın geliştirdiği politikalarla daha da ‘larj’ hale geliyor. Dışa bağımlılığı marifet sayar halde yaşarken gerçeğin tokadını yiyoruz.
Küba ve İran… İki önemli örnek. Dünyanın turizm potansiyeli en yüksek ama turizmin en kıytırığını sunan, otel müşterisine sabun bile veremeyen Küba ile ülkesi her gün füzelerin hedefi haline gelen İran’da hala caddedeki dükkanında döner kesen bir adamın sergilediği özgüven.
Özellikle bizim ders almamız gereken bir durum.
Yaşadığımız onca talihsiz örnekten ders almayan bir ülke olarak bugün hiç değilse bunu yapalım.
Özel hastanelerde şifa bulmak
Hepsi için elbette söylenemez ama bazı özel hastaneler var ki, sektörün farklı algı uyandırmasında büyük etken oluyorlar.
Bunlara bakıp millet, bütün özel hastaneler için ‘Para tuzağı’ der hale geldi.
Bu sağlık kuruluşlarında tröstleşme had safhada. Bunlar, kıyıda köşede ne kadar küçük hastane varsa, hepsini topluyor, kendi envanterine kazandırıyorlar. Küçük gibi görünen o hastanelerdeki ‘makul’ fiyat politikalarıdır onları rahatsız eden. Ayrıca bir kısmı dış sermaye ortaklığı ile faaliyet gösterdiğinden bir yığın soru işareti sunuyor.
Onların para kazanmama diye bir derdi yok. Çoğu sigorta şirketleriyle anlaşmalı ve müşterilerine genel sağlık sigortası, tamamlayıcı sağlık sigortası ve özel sağlık güvencesi gibi seçeneklerle hizmet verebiliyorlar. Seyahat sigortası neredeyse mecbur olduğu için işleriyle ilgili bir sıkıntı yok. Gelir düzeyi yüksek olanlar, bürokratlar, milletvekilleri ve emekliler, bu olanaklardan yararlanarak hastaneleri ayakta tutuyorlar. Ama orta gelirlinin bu şansı yakalaması imkansız. Her şey ateş pahası ve ‘uydurulmuş” tetkikler, tahliller bütçeleri zorluyor.
Şapka çıkaracağımız şey şudur:
Bu hastanelerin bazılarında teknik donanım, kamu hastanelerinden daha çok. Ve bu hastanelerin sayısı az da olsa bir kısmında görev yapan hekimlerin bilgi ve tecrübesi tartışılmaz.
Hayatın, hepimiz için bir ‘can’ meselesi olduğu gerçeğini göz önüne alırsak, ‘Para basan’ ya da ‘para tuzağı’ olmakla suçlanan sayısı az bu sağlık kuruluşlarının sektörde korku ve dehşet saçması gibi bir duruma düşmeleri anlamlıdır ve sağlığın parayla satın alınmadığı gerçeğinin de ‘can’ kadar önemli olduğu unutulmamalıdır.
Kuyumcunun Kent Lokantası’na gitmesi
AK Partililer, ‘Kent Lokantaları’ konusunda CHP’li belediyeleri çok eleştiriyorlar. Diyorlar ki, ‘Bu lokantalarda kuyumcu esnafı bile yemek yiyor.’
Eğer eleştirdikleri buysa ve kuyumcu esnafının karnını Kent Lokantası’nda doyurması meselesiyse konu kolay çözülür.
Devlet, ya da belediyeler, kimseyi alenen ‘zengin’, ya da ‘yoksul’ diye ayırıp fişleyemez. Evet, o lokantalardan hali vakti yerinde olanlar da yararlanıyor, ama hiç değilse parasını ödeyerek yemek yiyor. Kimsenin yakasına bir yafta yapıştırıp dolaştıramazsınız. AK Partililerin ‘zengin’ algısıyla hedef gösterdiği kuyumcu esnafı da bu kentin insanı. Orada yemek yemeyi gerekli görmüşse ona kimse engel olamaz.
AK Parti, zengin-fakir uçurumu oluşturduğu ekonomik politikalarıyla hayırlı bir iş yapan CHP’li belediyeleri suçlamak yerine ‘ona ihtiyaç hissedilmeyen’ iklimi ortaya sermelidir.