Bir odayı sana ait yapan şey nedir?
Virginia Woolf bu soruyu 1929’da sordu. Cevabı çok netti: Para ve alan. Kendine Ait Bir Oda’da şunu yazdı; bir kadının yaratıcı olabilmesi, düşünebilmesi, var olabilmesi için yalnızca kendine ait bir odaya ihtiyacı vardır. Bu sadece fiziksel bir yer değildir. Düşüncelerin kimseye hesap vermeden yaşayabileceği, sesin bastırılmadığı, seçimlerin başkaları tarafından yapılmadığı bir alan. O kitabı ilk okuduğumda kendime ait alanları çok sorgulamıştım. Başucu kitaplarımdan biri oldu. Çünkü söylediği şey sadece 1929’a ait değildi.
Ama Woolf bu fikri daha önce de işlemişti. 1919’da yazdığı Gece ve Gündüz romanı, en az bilinen eserleri arasında yer alır. Kendine Ait Bir Oda kadar ünlü olmadı. Fakat aynı soruyu soruyordu. 1910 Londra’sında geçen hikaye, Katharine Hilbery adında genç bir kadını anlatıyor. Tutkusu astronomi ve yıldızlardı. Ama etrafındaki dünya başka bir şey istiyordu ondan. Babası onu istemediği biriyle evlendirmeye zorluyor, toplum belirlenmiş bir yol sunuyordu. Woolf o romanda da aynı odayı arıyordu. Sadece fiziksel değil, varoluşsal bir alandı bu.
Bu hafta o roman beyazperdeye taşındı. Tina Gharavi’nin yönettiği Gece ve Gündüz, Haley Bennett’ın canlandırdığı Katharine’nin hikayesini günümüz gözüyle ele alıyor. Suffragette hareketiyle tanışan, kendi sesiyle konuşmayı öğrenen, beklentilere hayır diyen bir kadın. Hikaye 1910’da geçiyor ama söylediği şey günümüz için çok tanıdık. Beklentilerin içinde sıkışıp kalmak, o beklentilere hayır demek, kendine ait bir şeyler inşa etmek… Bunlar yüz yıl önce de bugün de aynı mücadeleyi temsil ediyor.
Filmin en güçlü yanı bu bağlantıyı kurma başarısı aslında. Katharine’nin babası “yıldızlara bakma, yere bak” diyor. Woolf ise tam tersini söylüyor: Bakmaya devam et, düşünmeye devam et, seçmeye devam et ve bunun için de kendine ait bir odaya ihtiyacın var.
Belki de bir odayı sana ait yapan şey duvarları değil; içinde kimseye hesap vermeden var olabilme özgürlüğüdür.