Doğduğunuz yer kim olacağınızı belirler mi?

Bu soruyu City of God’u izlemeden önce hiç bu kadar düşünmemiştim. Film, Rio de Janeiro’nun Cidade de Deus gecekondu mahallesinde geçiyor. Yoksulluk, şiddet ve suç…
Bunlar filmin arka planı değil, nefes aldığı bir atmosfer. Ve bu havada büyüyen çocukların hepsi aynı sokakta, aynı çaresizlikte, aynı dünyada.

Ama farklı yollar seçiyorlar.

Busca Pé’nin elinde bir kamera var. Etrafındaki her şey onu o karanlığa çekmeye çalışırken o kamerasını bırakmıyor. Fotoğrafçı olmak istiyor. Şiddetin tam ortasında sanatı arıyor.
Dadinho ise aynı mahallede, aynı yoksullukta büyüdü. Ama o farklı bir yol seçti ya da o yol onu seçti. Küçük yaşta şiddete bulaştı ve giderek daha karanlık bir yere sürüklendi.

Jean-Paul Sartre “insan seçimlerinin toplamıdır” der. Ona göre kim olduğumuzu doğduğumuz yer değil, yaptığımız seçimler belirler. İnsan özgürdür ve bu özgürlük hem bir güç hem de ağır bir yüktür. Ama City of God bu fikri sert bir yerden sorguluyor. Gerçekten özgürce seçebiliyor muyuz? Busca Pé o kamerayı tutabilmek için ne kadar direnmek zorunda kaldı? Dadinho’nun önünde gerçekten başka bir yol var mıydı? Sartre özgürlükten bahsediyor ama o özgürlük Cidade de Deus’ta nasıl görünüyordu?

Film cevap vermiyor. Sadece gösteriyor. İki çocuk, aynı başlangıç noktası, iki farklı son. Busca Pé’nin fotoğraf makinesi bir gün dünyaya o mahalleyi gösteriyor. İçinde büyüdüğü şiddeti, kaybettiği arkadaşları, terk edemediği sokakları. Belki de en büyük seçim buydu: Şiddeti yaşamak değil, onu belgelemek. Tanık olmak.

City of God 2002’de çıktı ama sorduğu soru hiç eskimedi. Doğduğumuz yer bizi şekillendiriyor, buna itiraz etmek zor. Ama Busca Pé bize başka bir şey de gösteriyor: Seçim yapmanın özgürlüğünü.